|
MAĞFİRET AYI
Euzü billâhi mineş şeytànir racîm.
Bismillâhir rahmânir rahîm.
Elhamdü lillâhi rabbil àlemîn... Ves salâtü ves selâmü alâ seyyidil
evvelîne vel âhirîn, muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn... Ve men
tebiahû biihsânin ilâ yevmid dîn... Emmâ ba'd:
Aziz ve muhterem cemâat-i müslimîn!.. Kıymetli kardeşlerim!.. Allah-u Teâlâ
Hazretleri cümlenizden râzı olsun... Namazlarınızı, niyazlarınızı, oruçlarınızı,
ibadetlerinizi, tâatlerinizi kabul eylesin... Muradlarınızı ihsân
eylesin...
Oruç tuttunuz, terâvihinizi kıldınız, yoruldunuz. Ben de Peygamber SAS
Efendimiz'in hadis-i şeriflerinden bir nebze, bir demet, birkaç söz söyleyip
münâsib bir miktar konuştuktan sonra sözümü kesmek istiyorum.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bir hadis-i kudsîde buyurmuş ki:
(Yebni âdem) "Ey Ademoğlu!.." Hepimiz Hazret-i Adem'in
evlatlarıyız. Binaen aleyh Hazret-i Adem'den gelen nesiller olarak, Adem AS'ın
evlatlarının hepsi benî Adem'dir. Hepimiz kardeşiz... Ayrıca Peygamber
Efendimiz, "Adem topraktandır." buyurmuş; binâen aleyh aslımız
toprak olduğuna göre, mütevâzî olmamız gerektiğine oradan işaret edilmiş
oluyor.
(Eksirû biz zâd, feinnet tarika baîd) buyrulmuş. Zâd, Arapçada
yol için hazırlanılan yiyecek, içecek; torbasına konulan nevâle demek...
Eskiden yolcular yola çıkarken, yanlarına yol azıklarını almaları
gerekirdi. Çünkü, yollar şimdiki gibi konforlu değildi. Elhamdü lillâh
biz bugün Maraş'tan çıktık da, nereleri geçtik, dağları aştık; eski
zamanın imkânlarına göre kaç haftalık yoldan kalktık, Aksaray'a ulaştık;
Allah'ın lütfuyla, keremiyle...
Tabii, yollarda da her türlü imkân var... Benzin istasyonları var, abdest
yerleri var... Yiyecek sıkıntısı yok, nevâle derdi yok... Ama, eskiden böyle
değildi. Çöle çıkan bir insanı düşünelim: Çölde ne yiyecek, ne içecek?..
İkisi de büyük problem... Suyunu kırbasına veyahut tulumuna doldururdu,
devesinin veya bineğinin bir yanına asardı. Yiyecek olarak da --ekmek mi
olur, kavrulmuş un mu olur-- yolda bozulmayacak, uzun zaman dayanacak besleyici
kuvveti olan şeyi --buğday gibi, hurma gibi-- yanlarına alırlardı. Torbalarına
koyarlardı, yola çıkarlardı.
Yollarda da sıkıntı çektikleri çok olurdu. Yorgunluk bir tarafa, uzun
mesafeleri zahmetlerle aşmak bir tarafa, yiyecek içecek sıkıntısı da
olurdu. Bu sıkıntıdan dolayı Peygamber SAS'in bir hadis-i şerifi var:
"--Çölde yolculuğunuz esnasında bir yere misafir olduğunuz zaman, eğer
size misafirin hakkı olan ikramı yapmazsa, alabilirsiniz." diyor.
Neden?.. Hayâtî tehlike var, ikram etmesi lâzım!.. Çadırdaki veya
obadaki veya köydeki insanın, misafire hiç olmazsa birazcık su, birazcık
yiyecek vermesi lâzım!.. "Vermezse, misafirin hakkını alabilirsiniz. Ölecek
değilsiniz ya, alın!" diyor Peygamber Efendimiz... Tabii bu, işin vehâmetini,
ciddiyetini gösteriyor.
Burada sahabe-i kirâmın bir seyahatini de hatırladım: Sahabe-i kirâmdan
bir grup yola çıkmışlar. Kimbilir hangi vazifeyi verdi Peygamber SAS
Efendimiz kendilerine... Çölde kumlara bata çıka, sıcaktan terleyerek,
yorgun argın giderken, nihâyet bir vâhaya gelmişler. İşte biraz hurma ağaçları
var, su emâresi var, birkaç çadır var... Sevinerek gitmişler. Demişler ki:
"--Yolcuyuz işte..."
Onlar misafir etmemiş. Bu mübareklerin kim olduğunu bilememişler, misafir
etmemişler o vâhada... Ne yiyecek vermişler, ne içecek vermişler, ne de
obalarına alıp götürmüşler. Bunlar sahabî... Peygamber SAS Efendimiz'in mübarek
asr-ı saâdetinde kendisinin etrafında bulunan, her birisi evliyâ olan
insanlar ama, misafirperverlik göstermemişler.
Bizimkiler de obanın kenarında, kumların üstüne yatmışlar.
Yorgunlukları gitsin bâri, ne yapalım... Aç ve susuzlar amma, hiç olmazsa
yorgunluktan dinlensinler diye uzanmışlar, yatmışlar.
Biraz sonra obadan bir feryad, bir takım çığlıklar, telâş, bağırma
vs. duyulmuş. Bir cariye yüzünü örte örte gelmiş, demiş ki:
"--Zehirli bir yılan kabile reisini soktu. İçinizde tedâvi bilen var
mı?.."
Yaaa; sen böyle evliyâ, sahabe insanları obanda misafir etmezsen, nasıl
bilir yılan sokacağı kimseyi... Obanın reisini sokmuş. Başlamış vücudu
şişmeğe... Ölecek adam... Yılan zehirli, yılanı tanıyorlar. Soktuğu
insanı öldüren cinsten yılan... Obanın reisi ölecek, vücudu şişmeğe başlamış.
"Var mı sizde tedâvi bilen bir kimse?.." diye sormuş.
Onlardan bir tanesi:
"--Biraz ben biliyorum." demiş.
"--Hemen gel!" demişler.
O zaman, obaya almışlar. Demin almamışlardı, şimdi almışlar. Kabile
reisinin yanına gitmişler. Ne yapmış tedâvi olarak, bir şey mi içirmiş?..
Hayır! Sadece Kur'an okumuş. Şişmekte olan vücut iyileşmeğe başlamış,
düzelmiş. Onun üzerine tabii, çok sevinmişler ve çok ikramlar etmişler.
Baş tâcı etmişler, içeriye almışlar, yedirmişler, içirmişler,
istirahat ettirmişler. Ertesi gün de yola giderken, onlara koyun, kuzu vs. bir
sürü hediyeler vermişler.
Bunlar da aldıkları hediyelerle Medine-i Münevvere'ye gidiyorlarmış.
Fakat, okuyan şahıs üzüntülü... Demiş ki:
"--Ben bu işe çok üzüldüm."
"--Niye?.." demişler.
"--Kur'an-ı Kerim'i okudum, sonra bana bu hediyeleri verdiler. Kur'an-ı
Kerim'i maddî menfaat celbinde mi kullandım diye üzülüyorum. Bunu Rasûlüllah'a
soracağım. Verilenlere hiç el sürmeyin!" demiş.
Medine-i Münevvere'ye gelmişler. Peygamber SAS Efendimiz'e durumu anlatmışlar.
Peygamber Efendimiz:
"--Siz haklısınız, herhangi bir mahzur yok... Niyetiniz gayet hâlis,
gayet temiz... Obanın olaylarının seyir tarzı gayet güzel... Aldığnız
hediyelerin de bir mahzuru yoktur. Hattâ, bana ikram ederseniz, getirin ben de
alayım." demiş.
Yâni, herhangi bir mahzuru olmadığı belli olsun diye... Sonra sormuş o zâta:
"--Ne yaptın da ilaç gibi tesir etti, ne okudun?"
"--Yâ Rasûlallah, Fâtiha Sûresi'ni okudum." demiş.
Bu hadis-i şeriften ne çıkıyor?.. Esas itibariyle vücudu zehirlenmeye başlamış,
şişiyor. Maddi bir hastalık var, hasar var, şişme var... Ötekisi ne yapıyor?..
Sadece dua ediyor. Onun dışında bir ilaç vermiyor. Ama şifâ Allah'tan olduğundan,
Allah-u Teâlâ Hazretleri kàdir-i mutlak olduğundan, her şeye kàdir olduğundan;
yâni ölümden döndürmeğe kàdir değil mi?.. Yılanın zehirlemesiyle ölecek
insanın ölmemesini emrettiği zaman, yaşatmağa kàdir değil mi?.. Âmennâ
ve saddaknâ, kàdir... Hasta iyi oluyor, Fâtiha okumakla...
Tabii şimdi ramazan ayı içindeyiz. "Ramazan ayı nedir?" diye
sorunca, bir takım tarifler yapılacağı, isimler verileceği zaman evvelâ ne
denilir?.. Ramazan mâh-ı gufrândır. Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin kullarını
çok afvü mağfiret eylediği bir aydır. İftar vakitlerinde affeder, sahur
vakitlerinde affeder.
Bu ayda Allah duaları kabul eder. Çünkü, (Duâuhû müstecâbün)
"Oruçlunun duası müstecâbdır." diyor Peygamber SAS Efendimiz...
Oruçlunun duasının makbul dua olduğunu, müstecâb dua olduğunu bildiriyor.
Akşam namazı yaklaştığı zaman, top atıldığı zaman, "Yâ Rabbi!
Beni, anamı, babamı, mü'minleri mağfiret eyle..." diye dua edilmesini
Peygamber SAS Efendimiz tavsiye ediyor.
Kulların çok mağfiret edildiği, cehennemi hak etmiş çok kimsenin
cehennemden âzâd olduğu bir aydır ramazan... Mâh-ı gufrân, veyahut Arapça
tabiriyle şehrü gufrân... Kulların afvü mağfiret olduğu bir ay...
Sonra, başka nedir ramazan?.. Peygamber SAS buyurdu ki:
(Evvelühû rahmetün) "Evveli Allah'ın rahmetinin tecelli ettiği;
(ve evsatühû mağfiretün) ortasının Allah tarafından kulların mağfiret
olunduğu; (ve âhiruhû ıtkun minen nâr) sonunda da kulların
cehennemden âzâd olduğu bir aydır." Mâh-ı gufrândır.
Sonra nedir?.. Mâh-ı Kur'ân'dır, Kur'an-ı Kerim ayıdır
ramazan... Neden?.. Peygamber SAS Efendimiz ramazan ayında Kur'an-ı Kerim'in bütününü
Cebrâil AS'a okur ve mukabele ederdi. Onun için, hafızların camilerde
Kur'an-ı Kerim okuması ve cemaatin Kur'an-ı Kerim'leri açıp onu dinlemesi,
Peygamber Efendimiz ile Cebrâil AS'ın Kur'an-ı Kerim'i tekrârının bir nişânesidir.
O adetin devamıdır.
İşte ramazan aynı zamanda, Kur'an-ı Kerim'e sarılma, Kur'an-ı Kerim'i
okuma, Kur'an-ı Kerim bilgisini tekrarlama ayıdır.
Kulların tabii kusurları, günahları vardır. İçki günahtır, yalan günahtır,
iftira günahtır, gıybet günahtır... Harama bakmak günahtır, haram yemek günahtır.
Kur'an-ı Kerim'i bildiği halde unutursa, en büyük günahlardan birisidir.
Onun için bütün gün insanın Kur'an-ı Kerim'e sımsıkı sarılıp, hafızasını
tazelemesi lâzım!.. Ramazanda bu işe gayret etmesi lâzım!..
--Evvelce ben Rahmân Sûresi'ni ezbere bilirdim.
--Oku şimdi!..
--Okuyamıyorum.
--Yâsin'i bilirdim.
--Oku şimdi!..
--Okuyamıyorum.
--Annem babam sağ iken, küçükken hocaya göndermişlerdi. Amme cüzünü
bitirmiştim.
--Oku şimdi!..
--Okuyamıyorum.
Çok büyük günah!.. Onun için, Kur'an-ı Kerim'in tekrârı da lâzım!..
İşte bu münâsebetle, anlattığım menkabede de Kur'an-ı Kerim'in maddî
bir devâ olduğunu da görüyoruz. Sahâbenin hayatından maddî bir devâ...
Sanki ilaç almış da, sanki panzehir almış da zehrin tesirini durdurmuş
gibi... Fâtiha'yı okuyor ve adamın hastalığı geçiyor. Ölecekken hayata
geri dönüyor.
Demek ki, Kur'an-ı Kerim'in çok büyük özellikleri var... Mânevî sevabı
var, maddî şifâ özelliği de var... Günümüzde de şifadır. İmansızların
sorularına cevap verdiğinden onların iman zaaflarına şifadır, aynı
zamanda insanların maddî rahatsızlıklarına şifâdır.
Bu menkabeyi niçin anlattık?.. Hani çölde seyahat edildiği zaman,
seyahat edenlerin başlarına ne manzaralar geliyormuş; aç kalıyorlarmış,
susuz kalıyorlarmış, sıkıntı çekiyorlarmış. Onun için torbasına
yiyeceğini doldurup öyle gitmeli insan... Suyunu koymalı!.. Neme lâzım, aç
kalmak var, yayan kalmak var... Böyle bir şey olmasın diye azıkla yola çıkmak
gerekiyor.
Diyor ki hadis-i kudsîde Allah-u Teâlâ Hazretleri:
"--Yol azığını çok yapın, biriktirin fazla alın yanınıza; çünkü,
yol çok uzaktır."
Burdan ne kasdediliyor?.. İnsanoğlunun dünyadaki hayatı bir yolculuğa
benzetiliyor. İnsanoğlu dünyaya geliyor... Ondan sonra çocukluktan orta yaşa,
orta yaştan ihtiyarlığa hayatın bir akışı oluyor. Ondan sonra vefat
ediyor, ahiret alemine geçiyor. Ondan sonra alem-i berzahta ruhlar bekliyor. Kıyamet
kopuyor... Kıyamet kopunca, mahşer yerinde insanlar toplanıyor. Ondan sonra
hesapları görülüyor. Sıratı geçenler cennete varıyor.
Demek ki, insanoğlunun yolculuğu daha dünyaya gelmeden ruhlar aleminden başlıyor,
dünyaya gelişiyle devam ediyor; ölümüyle öbür aleme geçiyor insan... Öbür
alemdeki mahkemeden sonra, kıyamette hesabının görülmesinden sonra da
yolculuğun sonu ebedî durak olan cennet veya cehennem... Yâni, kâfirler için
cehennem, mü'minler için cennet...
Ama tabii, mü'minlerin de kusuru olanları, günahkâr olanları, âsî
olanları, hak edenleri; onlar da cehenneme girecek. Onlar da ehennemde cezalarını
bir müddet çekecekler, ondan sonra çıkacaklar, cennete girecekler. Neden?..
İmanlarından dolayı... Çünkü, "Lâ ilâhe illallah" diyen
cennete girecek.
(Men kàle lâ ilâhe illallah, dehalel cenneh) "Lâ ilâhe
illallah" diyen cennete girecek. Girecek ama, nasıl girecek?.. Herkes
cennete girecek ama, kimisi bigayri hisâb girecek. Bahtiyarlar, Allah'ın mübarek
kulları, sevgili kulları, defter ve divan açılmadan, hesaba tutulmadan,
sorgu sual olmadan, bigayri hisâb cennete girecekler.
Peygamber SAS bir hadis-i şerifinde buyurdu ki:
"--Yetmişbin kişi benim ümmetimden bigayri hisâb cennete
girecek."
Ükkâşe ibn-i Mihsân es-Sakafî RA, Peygamber SAS Efendimiz'in orduların
başına komutan olarak tayin ettiği sevdiği mübarek sahabilerinden birisi...
O kalktı:
"--Yâ Rasûlallah, dua et; cennete bigayri hisâb girecek
bahtiyarlardan birisi de ben olayım!.." dedi.
Gülerek baktı Peygamber Efendimiz:
"--Sen de onlardansın!" dedi.
Sonra buyurdu ki:
"--Allah-u Teâlâ Hazretleri bana, 'Yetmişbin kişi cennete bigayri
hisâb girecektir.' buyurunca, ben artırılmasını diledim Mevlâmdan... 'Yâ
Rabbi, daha ziyâde eyle, yetmişbini arttır!..' dedim. Allah-u Teâlâ
Hazretleri de yetmişbinin her birine yetmişbin bağışladı."
O zaman yetmişbin kere yetmişbin oluyor. Dörtmilyar dokuzyüz milyon mü'min
cennete bigayri hisâb girecek. Bir de hadis-i şerifte esrarlı bir ifade var:
"Rahmân'ın avuçlarından birkaç avuç daha eklenecek." Yâni
Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin bir avucu dediği miktar ne kadardır, onu da
bilmiyoruz. Hani çarşıda pazarda alışveriş yapıldığı zaman, satıcılar
malı tartarlar da, "Bu da terazinin hakkı..." derler, fazla olarak
bir avuç daha koyarlar.
Allah-u Teâlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz'in niyazı üzerine yetmişbinin
her birine yetmişbin daha ihsân eylemiş; dört milyar dokuzyüzmilyon ediyor.
Bir de Rahmân'ın avucuyla birkaç avuç daha... Artık onun miktarı hangi
noktada bilemiyoruz. Bigayri hisâb girecekler bazıları... Nasıl
girecekler?.. Arş-ı A'lâ'nın gölgesinde gölgelenecekler, defter divan açılmayacak,
"Sen ne günah işledin; gel bakalım, ver hesabı!.." denilmeyecek.
Hesaba tâbî olmadan cennete girecekler.
Tabii, ilk cennete girecek kimdir?.. Peygamber Muhammed-i Mustafâ SAS
Efendimiz girecek. Hattâ buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
(Âtî bâbel cenneh) Ben cennetin kapısına varacağım. Kapıya
geldiği zaman, cennetin kapısı kapalı... Cennetin bekçisi Rıdvân soracak:
--(Men ente?) "Kimsin sen?.."
Diyecek ki Peygamber SAS:
--(Ene muhammedin) "Ben Allah'ın sevgili kulu, habîbi, elçisi
Muhammed-i Mustafâ'yım."
O zaman cennetin vazifeli meleği Rıdvan diyecekmiş ki:
--(Bike ümirtü en lâ efteha liehadin kableke) "Buyur yâ Rasûlallah!
Sorgu sual etmemin sebebi şu: Senden önce bu kapıyı kimseye açmamayı Allah
bana emretti de ondan soruyorum. Buyur yâ Rasûlallah!.." diyecek.
Cennete ilk kim girecek?.. Peygamberimiz SAS Efendimiz Hazretleri girecek.
Cennetten evvel mahşer yerinde her mü'min Peygamber SAS Efendimiz'in Livâül
Hamd'i altında toplanacak. Adem AS ve bütün peygamberler, Mûsâ AS, İsâ
AS... hepsi Peygamber Efendimiz'in Livâül Hamd'i altında toplanacaklar.
Onun için niyaz ediyoruz ki, "Yâ Rabbi! Bizi Peygamberimiz Muhammed-i
Mustafâ SAS Hazretleri'nin hamd sancağı altında, Livâül Hamd'i altında,
peygamberlerle, sıddîklerle, şehidlerle, salihlerle beraber haşr eyle...
Onlarla topla, onlarla beraber eyle..." diye dua ediyoruz.
Bütün peygamberler Peygamber Efendimiz'in bayrağı altında toplanacaklar
ve cennete doğrudan girecekler. Bunlara duhûl-i evvelîn denilecek.
Burada duhûl, dâhil'in cem'idir; girenler demek... Duhûl-i evvelîn,
ilk giren mübarekler demek... Peygamberler ilkönce girecek cennete ama,
cennetin kapısına ilk gelen ve cennetin kapısının ilk açıldığı kimse,
server-i enbiyâ Muhammed-i Mustafâ SAS'dir. Adem AS ve bütün peygamberler
onun sancağı altında cennete gidecekler.
İşte bigayri hisâb cennete girenler ondan sonra girecek. Çünkü bu mübarekler
şehidlerdir, Allah'ın çok sevgili kullarıdır, evliyâullahtır, mukarrebîndir.
(Ves sâbiknes sâbikn. Ülâikel mukarrabûn. Fî cennâtin naîm. Sülletün
minel evvelîn. Ve kalîlün minel âhirîn.) diye Vâkıa Sûresi'nde
bildirilen mü'minlerin yüksek tabakasıdır. Safvet-i ibâd, Allah'ın kullarının
seçkin tabakasıdır.
Ondan sonra hesaba göre, hesabı görülüp de cennete girecekler var... Bu
hesap meselesini de bir menkabe ile size anlatmak istiyorum, muhterem kardeşlerim:
Hazret-i Ömer RA dünyada dostlarından biriyle anlaşma yapmış. Hayatta
birbirlerini seviyorlar, anlaşma yapmışlar. Arkadaşı ona:
"--Yâ Ömer! Sen önce ölürsen, ahirete benden önce gidersen, benim
rüyama gir; ahirette gördüklerini bana anlat!.. Ben önce gidersem, senin rüyana
girmeye çalışayım, ahirette gördüklerimi anlatayım." demiş.
Hazret-i Ömer RA, bu anlaştığı mübarekten önce ölmüş. Hazret-i Ömer
RA'ı, biliyorsunuz hançerledirler, şehîden ahirete irtihal eyledi. Hazret-i
Ömer'i defnetmişler. Adamcağız o gece merakla rüyada Hazret-i Ömer'i
beklemiş. Yok Hazret-i Ömer... Ertesi gün beklemiş; yok Hazret-i Ömer...
Ertesi gün beklemiş; yok... Onbeş gün Hazret-i Ömer'i beklemiş, rüyada görebilir
miyim diye... Anlaştılar ya ikisi, rüyada gelecek Hazret-i Ömer; bilgi
verecek.
Onbeşgün sonra Hazret-i Ömer RA'ı görmüş. Hamamdan çıkmış gibi
terli olarak görmüş. Kıpkırmızı olmuş yanakları, boncuk boncuk
terliyor. Sormuş:
"--Yâ Ömer! Hani anlaşmıştık seninle, ölünce rüyada bana görünecektin?.."
"--Sus! Daha hesaptan yeni kurtuldum." demiş.
Şimdi ben inanıyorum böyle şeylere... Birisi uydurmamıştır, gerçektir
diye inanıyorum. Vuk bulduğuna kendim inanıyorum. Aziz ve muhterem kardeşlerim,
şu dersi çıkartıyorum şahsen kendim: Hazret-i Ömer öyle bir insan ki, İslâm
halifelerinin ikincisi... Ebûbekr-i Sıddîk, Ömerül Fâruk... İkinci
halife... Peygamber SAS Efendimiz'e kızını vermiş, Peygamber Efendimiz'in
kayınpederi... Ebûbekr-i Sıddîk RA kayınpederi, Ömerül Fâruk RA de kızın
Hafsa Vâlidemiz'i verdiği için Peygamber Efendimiz'in kayınpederi... Arkadaşı...
Aşere-i mübeşşere'den... Peygamber Efendimiz on kişinin hayatında iken;
"Ebubekir cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali
cennetliktir..." diye bildirmiş. Camilerde kenarlara, yuvarlak levhalara
bu aşere-i mübeşşerenin isimlerini yazarlar.
Peygamber Efendimiz'in sahabesinin derecesinin ne kadar yüksek olduğunu
biliyoruz. Yâni sahâbenin derecesine hiçbir evliyâ ulaşamıyor. Ehl-i sünnet
itikadına göre, en yüksek evliyânın bile derecesi sahabeden aşağı...
Çünkü, Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
(Hayrul kurûni karnî) "Çağların en hayırlısı, devirlerin
en güzeli benim devrimdir, insanları en hayırlıdır. (Sümmellezîne yelûnehüm
sümmellezîne yelûnehüm) Yâni önce ashâb, Peygamberimiz'i görenler;
sonra tabiîn, ashâbı görenler; sonra tebe-i tabiîn, tabiîni görenler..."
diye üç neslin çok mübarek olduğunu beyan ediyor. Rasûlüllah'ı görmek
yetiyor. Sohbetine ermek, sahabesi olmak şerefi muazzam yükseltiyor.
Aşere-i mübeşşereden, Peygamber Efendimiz'in sahabesi, kayınpederi...
Sonra ashabdan iki kişiye Peygamber Efendimiz'e kabir arkadaşlığı nasib
olmuş, başkasına nasib olmamış. Birisi Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz, biri
Ömerül Fâruk Efendimiz... Peygamber Efendimiz'in kabrini arkasında onların
kabirleri var... Medine-i Münevvere'de, Kubbe-i Hadrâ'nın altında... İki kişiye
nasib olmuş.
Hazret-i Aişe validemiz bir gece bir rüyâ görmüş. Delâilül Hayrât
kitabında anlatılır bu rüyâ... Rüyasında gökten üç tane dolunay
Hazret-i Aişe Vâlidemiz'in odasına kadar gelmiş, oraya inmiş, toprağa geçivermiş.
Bunu babası Ebûbekr-i Sıddîk RA Efendimiz'e anlatmış. Demiş ki:
"--Babacığım, ben böyle bir rüya gördüm. Nasıl yorumlarsın bu rüyâyı,
nedir bunun te'vili?.."
Demiş ki:
"--Kızım! Senin odana ilerde üç kişi vefat edince defnolunacak.
Onlar yeryüzünün en hayırlı insanlarıdır."
Çünkü rüyada dolunay olarak görünüyor, pırıl pırıl görünüyor.
En nurlu insanlar, yeryüzünün en hayırlı insanlarından üç kişi...
"Onlar senin odana defnolunacak." dedi.
Aradan yıllar geçti. Peygamber SAS Efendimiz ahirete irtihal edince, Ebûbekir
Sıddîk kızı Aişe Anamız'ın yanına yanaşıp dedi ki:
"--Yâ Aişe, kızım! Hani sen bana bir zamanlar bir rüyâ anlatmıştın
da ben de yorumlamıştım ya, işte senin dolunaylarından bir tanesi
budur."
Çünkü, Peygamber Efendimiz Hazret-i Aişe Vâlidemiz'in odasında vefat
etti. Peygamberler vefat ettikleri yere gömülürler diye, oraya kabrini kazdılar;
Peygamber Efendimiz'i Hazret-i Aişe Vâlidemiz'in odasına gömdüler.
Ondan sonra kim gömüldü?.. Ebûbekr-i Sıddîk'in kendisi gömüldü.
Ondan sonra kim gömüldü?.. İzin aldılar Hazret-i Aişe'den, Hazret-i Ömer
RA da gömüldü. Rüya çıktı, yeryüzünün en hayırlıları gömüldü.
Peki, aşere-i mübeşşereden, yeryüzünün en hayırlılarından, cennetle
müjdelenmiş, Peygamber Efendimiz'in kayınpederi, rüyada onbeşgün sonra
geliyor, hesaptan daha yeni çıktım diyorsa; aziz ve muhterem kardeşlerim,
biz günahkâr âsî mücrim ümmetleriz, bizim hesap verirken halimiz nice
olacak?.. Allah bize yardım eylesin... Allah bizi affeylesin, mağfiret
eylesin... Biliyorsunuz, mağfiret etmek demek, günahları silmek demek, örtmek
demek...
Onun için bu ramazanda muhterem kardeşlerim, Allah'ın mağfiret ettiği
kullardan olmaya canla başla çalışalım, var gücümüzle çalışalım!..
Çünkü, Allah bizi bir hesaba çekerse hâlimiz haraptır. Mağfiret ederse,
ne mutlu!.. Eğer bizi hesaba çekerse, hâlimiz haraptır.
Onun için, şu mübarek günlerde Allah-u Teâlâ Hazretlerinden biz günahkâr
kullarını affetmesini, mağfiret eylemesini, rahmetine erdirmesini niyaz
edelim, isteyelim; canla başla buna çalışalım, var gücümüzle çalışalım!..
Hâtem-i Esam Efendimiz KS, namaza dururken şöyle bir şeyler düşünürmüş:
Karşısında Kâbe-i Müşerrefe'yi düşünürmüş. Dururken de Kâbe'ye doğru
dönüyoruz ya... Ayağının altında Sırat köprüsünü düşünürmüş; yâni,
kayarsa cehenneme düşecek... Arkasında Azrâil AS'ı bekliyor diye düşünürmüş.
Kıldığı namazın en son kıldığı namaz olduğunu düşünürmüş.
"Bak, şu namazdan sonra selâm verince, kurbanlık kuzu gibi Azrâil canımı
alacak!" diye düşünürmüş. Korkuyla, ahirete rağbet ederek, böyle
ihlâsla, "Allahu ekber" diye namaza dururmuş.
Allah hepinize uzun ömürler versin... Nice nice yıllar sıhhat afiyetle yaşamayı,
nice ramazanlara ulaşmayı nasib eylesin... Şu ramazanımızı en sonuncu
ramazanımızmış gibi düşünelim, öyle ihyâ edelim!.. Bu ramazandan sonra
bir dahaki ramazana çıkmayız diye düşünelim! Bunu bayağı ciddî düşünelim,
çünkü gerçekten de olabilir.
Rabia-i Adeviyye, her sabah dermiş ki:
"--Bugün senin en son günündür, hadi bakalım ibadet eyle!.."
Her gece dermiş ki:
"--Bu gece senin en son gecen; hadi bakalım en son gecesi olan insan
nasıl vakit geçirirse, öyle ibadet eyle!.." dermiş.
Öyle çalışmışlar mübarekler, öyle ağlamışlar, öyle yalvarmışlar,
ihlâsla ibadet etmişler; o makamlara eren olmuşlar. Biz de onlardan ibret
almalıyız. Biz onların ayağının tozu olamayız; onların derecesine ulaşmak
nerde, biz nerde?.. Onun için çok gayret etmemiz lâzım geliyor.
Şimdi, Allah-u Teâlâ Hazretleri buyurmuş ya, "Yol azığını çok
yapın, çünkü yol uzundur." diye... Bu yol nedir?.. İşte hayatımız,
ömrümüz... Ondan sonra ahiret, ahiretteki Mahkeme-i Kübrâ... Ondan sonra
son durak olan cennet inşaallah mü'min kullara... Asi mücrim kullara da
cehennem...
Tabii, cennete girenlerin derecelerini anlatıyorduk. Hesabı görülürken
sevabı günahına gàlib olanlar; onlar da cennete girecek. Onların da
dereceleri var... Kimisi sıratı (kelberkul lâmi') şakıyan bir şişek
gibi, çakan bir şimşek gibi, bir göz yumup açıncaya kadar sıratı geçecekler.
Kimisi koşarak geçecek, kimisi düşe kalka geçecek. Koşarak, emekleyerek, düşe
kalka sıratı geçip cennete varacaklar. Cennete geldi mi, ne mutlu!..
(Femen zühziha anin nâri ve üdhilel cennete fekad fâz)
"Cehennemden kurtulup de cennete nâil olabildi mi, ne kadar büyük
bahtiyarlık... Artık ordaki nimetlerin haddi hesabı yok...
Bir de mü'min olduğu halde günahları dolayısıyla azab gören kimseler
olacak. Hem kabirde azab görenler olacak, hem de cehenneme düşüp azab görenler
olacak.
Kabirde azabın misali hadis-i şerifte geçiyor: Mü'min kullardan bir
tanesi kabrine konulur konulmaz, kabirde azab melekleri ateşten topuzu başına
bir hızlmı vuruyorlar ki, darmadağın oluyor. Çok büyük ızdırablar çekiyor
ve diyor ki: "Yâhu ben müslümanım! Niye böyle beni azablandırıyorsunuz,
niye bana vuruyorsunuz?.." diye söyleyince, melekler diyorlar ki:
"Evet sen müslümandın amma, hâl-i hayatında zalimler bir mazluma ezâ
cefâ ediyorlardı. Sen onların yanından geçtin de mazluma yardım etmedin.
Bu onun cezâsı!" diyorlar.
Demek ki, mü'min de olsa mazluma yardım etmeyince kabirde azab görebiliyormuş.
Bu hadis-i şeriften onu anlıyoruz. Tabîi artık Çeçenistan'a, Bosna'ya, dünyanın
diğer yerlerindeki mazlumlara yardımı ne kadar yapabilirsek, elimizden ne
gelirse onları yapmağa çalışmalıyız. burdan bu çıkıyor.
Sonra bir keresinde Peygamber SAS iki kabrin yanından geçiyordu. Mü'minlerin
kabirleriydi bunlar... Dedi ki: "Bu iki kabirdeki şahıslar azab görüyorlar."
Çünkü kabirdekilerin içini görürdü Peygamber Efendimiz... Hattâ evliyâullahın
da evliyâlık mertebelerinde ilk dereceleri keşfül kulûb ve keşfül kubûr'dur.
Yâni, gönlünden geçeni bilir, kabirde olanların halini bilir. İnsan evliyâlık
derecesine yükseltilse, böyle olduğu rivayet ediliyor.
"Bakın bu iki kabirdeki şahıs azab görüyor.
--Neden?..
Birisi laf taşırdı, ara bozardı. Onun lafını ona, onun lafını ona...
Nemmamlık derler buna, Türkçede koğuculuk diye tercüme ediyorlar. Ara
bozucu laf taşımak, onun lafını ona iletmek, casusluk gibi yâni... Ordan
haber getirmek buraya, burdan oraya haber götürmek... Onun için azab görüyor.
Ötekisi de küçük abdestini yaparken sakınmazdı." diye geçiyor
tarifte... "Şimdi bunlara taze dal getirin diyor. Taze dalı ikiye bölüyor.
Birisini bir kabrin üstüne saplıyor, birisini öteki kabrin üstüne saplıyor.
"Şimdi bu taze dallar kuruyana kadar bunlar azab görmezler." diyor.
Demek ki, bu hadis-i şeriften de anlıyoruz ki, mü'min olduğu halde, eğer
kötü huyları varsa, kabrinde azab görebilir.
Sonra çeşitli günahları işlediği için, bazı insanlar cehennemin çengellerine
takılacaklar ve cehenneme düşeceklerdir. Bir kısmı da Mahkeme-i Kübrâ'da
hesabı bozuk çıktığı için, günahları sevabından daha fazla olduğu için,
günahlarının cezasını çekmek üzere cehenneme girecekler.
Bir keresinde Peygamber SAS Efendimiz sordu:
"--Müflis kimdir?"
"--Ticaretini batırmış, parası pulu bitmiş, dükkânı yağmalanmış,
elinde bir şey kalmayan kimseye müflis derler." dediler.
Dedi ki:
"--Asıl müflis o kimsedir ki, Mahkeme-i Kübrâ'ya, mizanın başına
dağlar gibi sevablarıyla gelir. Namaz kılmıştır, oruç tutmuştur, sadaka
vermiştir, hayr u hasenât yapmıştır... Dağlar gibi sevabla mizanın başına
gelir. Hesabı görülürken kendisinde hakkı ve alacağı olanlar birer birer
karşısına gelirler:
'--Yâ Rabbi, bunda bizim hakkımız var; hakkımızı isteriz!' derler, alırlar.
Haklarını alırlar, haklarını alırlar... Sevabı onlara verilir,
verilir... Sonunda sevab kalmaz. Fakat yine gelirler alacaklılar:
'--Yâ Rabbi, bizim de hakkımız var bunda!.. E sevabı yok, ne olacak?..'
'--Sizin günahlarınızı bırakın!'
Sevabı alamayınca, bu sefer günahı vermek sûretiyle hakkını almış
olurlar. Böylece günahlar oraya bırakılmağa başlanır. Hesabı bittiği
zaman, mizanın başına dağlar gibi sevabla gelmişken, sonunda dağlar gibi günahla
cehenneme atılır."
Burdan da alacağımız ders muhterem kardeşlerim: Kul haklarına dikkat
etmemiz lâzım, ahirette yakamıza yapışacak insan bırakmamağa gayret
etmemiz lâzım!.. Sevablarımızı ahirette yağmalattırmamamız için, bugünkü
hayatımızda, hâl-i hayatımızda herkesin hakkını vermemiz lâzım!..
Kimseye ezâ, cefâ, zulüm yapmamaya çalışmamız lâzım!..
Cehenneme girdi. Mü'min olduğu halde cehenneme girecek bir insan... Böyle
bir durumdan dolayı, hesabı negatif olduğu için, günahlar biriktiği için
cehenneme girecek ve orada cayır cayır yanacak. Hattâ putlara tapanlar da
bunlarla alay edeceklermiş: "Bakın, sizin müslüman olmanız size fayda
vermedi. Lâ ilâhe illallah dediniz ama, yine cehennemde yanıyorsunuz."
diyeceklermiş.
--Mü'minlerden günahkârlar cehenneme girecek, acaba ne kadar yanacak?..
Peygamber SAS bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki: "Ey mü'minler, ey müslümanlar!
Kendinizi cehennemden koruyun! Cehenneme düşmemeye gayret edin, dikkat edin!..
Cehenneme bir düşerseniz, orada ahkàben kalacaksınız."
Ahkàben kelimesi Amme Sûresi'nde geçiyor:
(Lâbisîne fîhâ ahkàbâ) İçecek bir meşrubat bulamayacaklar.
Cayır cayır içleri dışları yanacak, azaba uğrayacaklar. Orda ahkàben
kalacaklar.
Ahkàben demek, hukublar demek... Hukub ne demek?.. Seksen küsur yıl, 83 yıl
filân demek... Araplar 83 yıla hukub diyorlar. En aşağı üç hukub kalacak.
Bir hukub seksen küsur sene, 83 sene... Üç hukub, 3 x 83 = 250 sene...
Cehenneme bir düşen, en aşağı 250 sene kalacak. Hattâ ayet-i kerimede geçiyor
ki, bismillâhir rahmânir rahîm:
(Ve inne yevmen inde rabbike keelfi senetin mimmâ teuddûn)
"Allah indinde bir gün, sizin bu dünya zamanına göre, bin yıl miktarıdır."
Ahiretteki bir gün, bu dünya ölçümüyle, zaman birimiyle bin yıl... O
zaman, ahiretin bir yılı 365 bin yıl eder. İkiyüzelli yıl ise, o zaman
doksanbir milyar ikiyüzelli milyon sene eder. O kadar sene kalacak demek
oluyor.
Binâen aleyh, aziz ve muhterem kardeşlerim, bu hadis-i şeriften şunu çıkartıyoruz
ve sonuç olarak söylüyoruz: Cehenneme düşmemeğe çalışmak lâzım! Çünkü,
düşen bir insan milyonlarca sene yanacak orda...
Allah-u Teâlâ Hazretleri biliyorsunuz Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayet-i
kerimesinde bize:
(Yâ eyyühellezînê âmenuttekullah) "Ey iman edenler,
Allah'tan korkun!" buyuruyor. Veyahut:
(Vettekun nârelletî ve kduhen nâsü vel hicâreh) "Yakıtı
insanlar ve taşlar olan cehennemden sakının!" buyruluyor. Birçok ayet-i
kerimelerde cehennemeden sakınmak tavsiye ediliyor. Ramazan ayında oruç
tutmanın farz olduğunu bildiren ayet-i kerime de nasıl bildiriliyor, bismillâhir
rahmânir rahîm:
(Yâ eyyühellezîne âmenû kütibe aleykümüs sıyâmü kemâ kütibe
alellezîne min kabliküm lealleküm tettekn) "Ey iman edenler!
Sizden önceki ümmetlere oruç farz kılındığı gibi sizin de boynunuza oruç
farz kılındı, yazıldı. Mecburiyettir, farzdır, orucu tutacaksınız. (lealleküm
tettekn) Takvâyı öğrenebilesiniz diye..."
Allah CC Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetlerinde bize takvâyı tavsiye
ediyor, "Allah'tan sakının!" diye emrediyor. Takvânın öğrenilmesi
için de ramazan orucunu nasib etmiş, ramazan ayını nasib etmiş. Çünkü,
Allah-u Teâlâ Hazretleri her şeyi hikmetle yapmıştır, her şeyi
hikmetlidir. Emirlerin tutulması için, çareleri de beraber gelmiştir.
Eski yıllarda okumuştum: Güneydoğu Asya'da Kanadalı bir diplomat alim,
ismi Tomas Örvin... Müslüman olmuş, bir de İslâm üzerine kitap yazmış.
Müslüman olduğunu anlatırken, bir şey benim dikkatimi çekti. Biz tabii müslümanlığı
anneden, babadan gördük; namazımızı kılıyoruz, orucumuzu tutuyoruz...
Ama, dışardan bir insan İslâm'a nasıl bakıyor, İslâm'ın neresini beğeniyor;
bu mühim...
Bu müslüman olan Tomas Örvin diyor ki: "Ben hristiyan bir ülkede doğdum,
hristiyanlığı biliyorum. Güneydoğu Asya'da diplomatlık yaptım yıllarca,
Güneydoğu Asya dinlerini de biliyorum." Ne var Güneydoğu Asya'da?..
Hintliler var, Çinliler var... Laoslular, Taylandlılar, Vietnamlılar var...
Bunların budizm, brahmanizm, şintoizm gibi dinleri var... "Bunların
dinlerini inceledim, hristiyanlığı da biliyorum. Bu adamların dinlerine de
baktım, ibadetlerine de baktım. Müslümanlığa da baktım."
Müslümanlıkta ibadetler neler?.. Namaz kılmak var, oruç tutmak var, zekât
vermek var, hacca gitmek var, zikretmek var... Hayr u hasenât yapmak var...
"İslâm'ın bütün emirlerini çok güzel, çok mantıklı, çok faydalı,
çok hikmetli gördüğüm için; ötekilerin de ibadetlerinin bomboş olduğunu
gördüğüm için; maksatsız, faydasız, gayesiz, lüzumsuz gördüğüm için
müslüman oldum." diyor.
Şimdi muhterem kardeşlerim!... Hakîkaten düşününce bir ay boyunca bir
eğitim görüyoruz. İbadet yapıyoruz diye kendi irademizi kuvvetlendirme eğitimi
görüyoruz. Su helâldir, su içmiyoruz. Yemek helâldir, yemek yemiyoruz. Günde
kaç bardak su içerdik, çay içerdik susuzluğumuzu giderirdik, meşrubat içerdik.
Gazozlar gelsin, pepsiler gitsin, bilmem ne derken; pastalar geldi, meyvalar
geldi... Yasak!.. Niye yasak?.. Kendi irademizle kendimiz Allah'ın emri olduğundan
yemiyoruz. Kendimizi tutmayı öğreniyoruz, bir şeyi arzu ettiğimiz halde
sabretmeyi öğreniyoruz, sakınmayı öğreniyoruz.
--Bu ne mânâya geliyor?..
"--Ey kullarım bakın! Sizin en büyük ihtiyacınız olan su, en büyük
ihtiyacınız olan yemek; bakın bunları yememeyi başarıyorsunuz ya, ihtiyacınız
olmayan günahlara hiç yanaşmayın!.." mânâsına geliyor.
Günaha ne ihtiyacı var insanın?.. Helâller var o kadar... Helâller
varken, haramların adı mı olur?.. İnsan dönüp de haramın yüzüne mi
bakar?..
Bizim fakültemizde Abdülhâlik Bey diye bir profesör vardı. Eskiden milli
eğitim bakanlığı da yapmış, çok eski yıllarda... O kendisi anlatmıştı.
Almanya'ya gitmiş, işte diplomatik bir ziyarette... Bunun önüne içki de
koymak istemiş Almanlar...
O demiş ki:
"--İçki koymayın!"
"--Niçin efendim?" demişler.
O da filozof olduğundan, felsefeci olduğu için, şöyle cevap verdim diye
anlatıyordu. Demiş ki:
"--Allah'ın meşrubat olarak o kadar çok helâlleri var ki, o helâlleri
bırakıp da harama el uzatmağa lüzum yok! İhtiyaç da yok!.."
Hakîkaten de ihtiyaçtan mı içiyor insanlar?.. Hayır!..
Bir fıkra anlatırlar: Eski devirde şehirlerde içki yasakken, kervanla
gidiyorlarmış akşamcılar... Sofra kurmuşlar, mezeleri çıkarmışlar.
Deveci de şöyle yan yan bakıyormuş, canı istiyormuş. "Efendiler,
zenginler sofra kurmuşlar. Kimbilir kaymak vardır, bal vardır, tatlı vardır,
şehirlilerin yemekleri vardır..." diye düşünerek geçerken,
"Gel!" demişler, o da oturmuş.
O yemeklerden almış, tatmış. Derken, bir kadeh rakı vermişler buna...
Bir içmiş rakıyı... Allaaah, ağzından midesine kadar alev alev yanmış içerisi...
Gözünden ateşler fışkırmış. Öksürmüş, aksırmış. Gözünden yaşlar
akmış. Ondan sonra, acıyarak bakmış adamlara:
"--Beyler, efendiler siz bunu hükümet zoruyla mı içiyorsunuz?"
demiş.
Hükümet zoruyla sözü burdan kalmış diye anlatıyorlar.
Yâni, hükümet mi zorluyor da bu çirkin, acı, pis, berbat, sıhhate
zararlı, karaciğeri harab eden, mideyi delen şeyi içiyorlar?.. Kanûnî
mecburiyet mi var, asker mi bekliyor başında?.. Faydalı bir şey değil,
zararlı bir şey... Tatlı bir şey değil...
Sigara da böyle... Vardır içinizde kaç tane sigara içen insan... Sigaranın
da faydası yok!.. Dumanını yel alır, parasını el alır, derdi kalır
size... Kanser yapıyor, çeşitli rahatsızlıklar yapıyor diyorlar. Onun için
helâller varken, helâllerden istifade etmeli insan...
Şimdi ramazan boyunca, Allah'ın helâl kıldığı şeyleri bile, çok
ihtiyaç duyduğumuz şeyleri bile yemiyoruz. Yaşamak için su lâzım, yiyecek
lâzım; onları bile yemiyoruz. Yâni aslî ihtiyaçlarımızı bile yemiyoruz;
ihtiyacımız olmayan, kıyıda kenarda adı anılmayacak olan haramlara hiç
uzanmayacağız. Kendimizi tutabilmeyi öğreneceğiz. Bir ay bunun talimini
yapmış oluyoruz. Takvâ eğitimi olmuş oluyor.
Orucun hikmetlerinden birisi de; Allah insanlara cehennemeden sakınmayı
emretmiş, cehennemden sakınmak için de insanın arzularını tutması lâzım!..
Arzularını tutmak için de irade eğitimi lâzım!..
Şimdi, bizim millî eğitimimizin en eksik taraflarından birisi, bilgi öğretiyor,
ahlâk öğretmiyor. Vicdan eğitimi yok, ahlâk eğitimi yok; sadece bilgi öğretiliyor.
Halbuki ahlâk eğitimi daha önemli... İnsan cahil olabilir ama, güzel ahlâklı
olursa çok faydalı olur.
İslâm'ın ilk devirlerinde Hazret-i Ömer halifeyken Mekke-i Mükerreme'ye
gidiyordu. Yanına bir arkadaşını almış; asker yok, tantana yok, lâlettâin
yolcu gibi Mekkeye'ye doğru gidiyorlar. Yorulmuşlar, gölgelik bir yere oturmuşlar.
Orda bir çoban da koyunları otlatıyormuş.
Hazret-i Ömer çobanı çağırmış:
"--Şu koyunlardan bir tanesini bize sat!" demiş.
Kesecek, yiyecekler. Parasını da verecek.
Çocuk karşısındakinin kim olduğunu bilmiyor, demiş ki:
"--Koyunlar benim değil... Ben sadece çobanım, sahibi değilim;
satamam!"
"--Sat da kurt yedi dersin, ne olacak?.."
Demiş ki:
"--Hadi koyunların sahibini aldattık, Allah'ı aldatabilir
miyiz?.." demiş.
Bu neyi gösteriyor?.. Hazret-i Ömer zamanında, daha İslâm yeni... Dağdaki
çoban bile sapasağlam ahlâka sahip... Onun için güzel mü'min sahtekârlığı,
yalanı dolanı yapamaz.
Hazret-i Ömer bir gece Medine'nin sokaklarında dolaşırken, bir evden bir
ses geldi. Kızına sesleniyor kadın:
"--Kızım, sağdığın sütün içine birazcık su katıver!"
diyor.
Hazret-i Ömer duvarın dışından geçiyor, ama ses duyuluyor. Çünkü,
betonarme binalar değil... Çalılar örülüyordu, iki taraftan sıvanıyordu.
İşte Medine'nin o zamanki evleri böyleydi.
Kızı itiraz ediyor:
"--Anne, Hazret-i Ömer dellal çıkartıp ilan etmedi mi?.. 'Sütlerinize
su karıştırmayın, halis satın!' diye söylemedi mi?.."
"--Kızım sen de, şimdi Hazret-i Ömer nerden bilecek; kat!"
diyor.
"--Hazret-i Ömer bilmiyor ama, Allah bilmiyor mu anne?.." diyor.
Bak, genç kız ne söylüyor, dağdaki çoban ne söylüyor!.. Bu nedir?..
Bu ahlâk eğitimidir. Ne olmuş?.. İslâm'ın mayası tutmuş da, halk müslüman
olmuş; Allah korkusuna sahib olmuş, takvâya sahib olmuş. Zorluyorsun günahı
yapmıyor; süte su katmıyor, koyunu satmıyor.
Şimdi?.. Şimdi bu kadar bilgi var ama, reisicumhurlar şikâyet ediyor,
"Rüşveti engelleyemiyoruz!" diye... Çünkü alan da râzı, veren
de râzı...
Haa, burda bir büyük hatâmız çıktı ortaya... Millî eğitimin büyük
bir hatâsı çıktı ortaya... Evet mühendis yetiştirdik, evet doktor yetiştirdik,
evet münevver yetiştirdik, evet bakan yetiştirdik amma, bilgi öğrettik, ahlâk
öğretmedik. Onun için, rüşvet engellenmiyor, mafialar hakim oluyor, sûistimaller
oluyor... Her gün gazetelerden binbir tane rezâlet duyuyoruz.
Onun için, aziz ve muhterem kardeşlerim! Mutlaka ahlâk eğitimine, takvâ
eğitimine, ruh eğitimine önem vermek lâzım!
Biliyorsunuz insanoğlununu bir bedeni var... Bu bedenin içinde nefsi var...
Bu nefis esas itibariyle insana bir takım duygular veriyor, bir takım
isteklerde bulunuyor. Nefsin isteklerine ne diyoruz?.. Hevâ-yı nefs diyoruz
veya şehevât-ı nefsâniye diyoruz. Şehevât ne demek?.. Şehvetler demek; iştahâ,
istekler, kuvvetli arzular demek... Yâni, insanoğlunun içinde bir nefsi var,
bir takım istekler öne sürüyor. İnsan bunlara uyduğu zaman, haramlara dalıyor.
(İnnennefse leemmâretün bissûi illâ mâ rahime rabbî)
"Nefis insana kötülükleri emreder, keyfiyle ameli emreder, şehevâtı
emreder. Allah'ın rahmetine mazhar olup da günahlardan korunanlar müstesnâ..."
Çoğu kimse nefsin arzularına uyup da günahları işlerler, günahlara
dalarlar.
Bu günahlara daldığı zaman da, işte mü'min iken bile cehennemi
boyluyor, milyonlarca sene yanma durumuna düşüyor.
O halde ne yapmak lâzım?.. Şehevât-ı nefsâniyyeye uymamak lâzım!..
Hevâyı nefse karşı koymak lâzım, direnebilmek lâzım!.. İnsan içinde
Kur'an-ı Kerim'le, İslâm imanıyla terbiye görmüş olan aklını emir tayin
etmesi lâzım!.. İnsanın vücudu bir ülkeyse, bu ülkeyi kimin idare etmesi
lâzım?.. Aklın idare etmesi lâzım!.. Akılla mantıkla idare edilmesi lâzım!..
Ama nasıl akıl?.. İmanlı akıl, Kur'an'a dayanan, dine dayanan bir aklın
idare etmesi lâzım!...
Eğer akıl idare etmez de, insanın içindeki nefs-i emmâresi insanı idare
ederse;
(Kad eflehâ men zekkâhâ. Ve kad hàbe men dessâhâ) "Nefsini
terbiye edemeyen, hevâ-yı nefsine esir olan insan mahvolur, perişan
olur." Nefsi terbiye etmek lâzım!.. İşte bu nefsin terbiyesi ve nefse
takvâyı öğretmek, bu oruç ayında oluyor.
İslâmın beş büyük farzından üçü burada yapılıyor: Kelime-i şehâdet
ramazanda var... Nasıl var?.. Peygamber SAS buyuruyor ki:
"Ramazanda dört şeyi çok yapın:
1. Eşhedü en lâ ilâhe illallah'ı, Kelime-i şehâdeti çok söyleyin!..
2. Estağfirullah'ı çok söyleyin!.." Ne demek?.. "Yâ Rabbi,
beni mağfiret eyle... Benim ayıplarımı, günahlarımı siliver..."
demek.
3. "Allah'tan cenneti isteyin!..
4. Cehennemeden Allah'a sığının!.."
O halde Peygamber Efendimiz'in ramazanda sizlere bizlere tavsiye ettiği şey
ne: "Eşhedü en lâ ilâhe illallah"ı çok söylemek, "Estağfirullah"ı
çok söylemek... Mânâsını bile bile...
"Yâ Rabbi! Sen varsın, birsin, şerikin, nazîrin yok... Ben sana
ibadet ediyorum. Senden başka ma'bud olmadığını biliyorum." Bu "Eşhedü
en lâ ilâhe illallah"ın mânâsı...
Estağfirullah ne?.. "Yâ Rabbi, benim suçlarım, günahlarım var;
onların afvü mağfiret edilmesini istiyorum." demek...
Sonra, "Cennetini istiyorum yâ Rabbi senden!.. Beni o nimetlerini
topladığın, sevgili kullarını soktuğun cennetine dahil eyle... Beni
cehenneminden âzâd eyle..." diyoruz.
İşte bu nasıl oluyor?.. Nefse takvâsını vermekle, haramlardan, günahlardan
kaçınmakla...
Böylece İslâm'ın beş temel emrinden kelime-i şehadet ramazanda var...
Sonra namaz var ramazanda... Hem de kaç kat artırıyoruz elhamdü lillâh...
Teravihler var, camiye gidiyoruz. Oruç var...
Bir de Peygamber Efendimiz SAS buyurmuş ki: "Ramazanda yapılan
ibadetlerin sevabı başka zamanlarda yapılanlara göre yetmiş kat daha sevaptır."
Onun için, bunu bilen mü'minlerin çoğu zekâtlarını ramazanda veriyorlar.
Demek ki, ramazan öyle bir ay ki, kelime-i şehadet var, namaz var, oruç
var, zekât var; hepsi var... Her türlü ibadetin içinde toplandığı mübarek
bir eğitim ayı... Bu ayın içinde irademizi kuvvetlendiriyoruz, vücud
memleketimize aklı sultan yapıyoruz. Hangi aklı sultan yapıyoruz?.. Allah'a
inanmış, Kur'an'a bağlanmış, imanlı aklı sultan yapıyoruz; kurtuluyoruz.
(Kad efleha men zekkâhâ) O zaman felâh buluyor insan... Amma, eğer
nefsi hakim kılarsak, nefs-i emâre insana hakîm olursa; nefs-i emmâresi
kendisine hâkim olanlar ne yapıyor?.. Namaz kılmıyor, şöyle geçerken bakıyorsunuz
sigara tüttürüyor, çatır çatur simit yiyor, yiyecek yiyor. Bakıyorsun kazık
kadar adam, müslüman evlâdı, anasa babası görse kan ağlayacak; sigara tüttürüyor,
namaz kılmıyor, utanmıyor, sıkılmıyor.
Eskiden gayrimüslimler bile, "Müslümanların oruç ayıdır, dışarda
yemek yeme!" diye çocuklarını çağırırlarmış. "Müslümanların
oruç ayıdır, karşılarında yemek yemeyin!" derlermiş.
Nefs-i emmâresi insana hâkim oldu mu, oruç tutmuyor, camiye gelmiyor, zekât
vermiyor, haram helâl bilmiyor. Ne yapıyor sonra?.. Bu aydan hiç istifade
edememiş olarak geçip gidiyor.
Peygamber SAS Efendimiz hadis-i şerifinde buyuruyor ki: "Ramazan ayının
ecrinden, bereketinden istifade edememiş insan, şakîdir. Hakîkî şakî
budur." diyor.
Şakî ne demek?.. Cehennemlik demek... Süedâ zümresinden değil, eşkıyâ
zümresinden, cehennemliklerden... Şakî o kimsedir ki, ramazan gelmiş geçmiş,
ramazanın hayrına nâil olamamış, mahrum bırakılmış Allah tarafından...
Biliyorsunuz berat gecesinin duası var... Allah o zaman tesbit ediyormuş
mukadderatı diye dua ediyoruz: "Yâ Rabbi eğer benim ismimi şakîler
defterine yazdıysan, şu mübarek berat gecesinde benim adımı o eşkıyâ
defterinden sil; benim adımı saidler, süedâ defterine kaydet yâ Rabbi!.. Eğer
benim adımı zâten süedâ defterine kaydettiysen, öyle takdir etmişsen;
aman yâ Rabbi, ismimi orda tesbit eyle, sabit kıl, bana yardım eyle!.."
diye dua ediyoruz, said olmayı istiyoruz, saadetli olmayı istiyoruz. Ahirette
cennete girip ebedî saadete ermeyi istiyoruz.
Amma, ramazanın hayrından istifade edememiş kimseye, Peygamber Efendimiz
diyor ki: "İşte şakî o kimsedir ki, ramazanın hayrından
mahrum..."
Şimdi elhamdü lillâh, nasib olmuş sizler camiye gelmişsiniz. Allah size
nasib etmiş, evine almış. Camiler Allah'ın evidir, Allah'ın misafirisiniz
siz... Bu çok büyük bir bahtiyarlıktır ki, herkese nasib olmuyor. Bu
nimetin kadrini kıymetini bilin!.. Etrafınızdaki komşularınızdan, arkadaşlarınızdan,
tanıdıklarınızdan --askerlik arkadaşı; sokak, mahalle, mektep arkadaşı,
dükkân arkadaşı-- kimse, o arkadaşlarınıza da ikaz edin, ihtar edin, doğru
yola çekmeğe çalışın!.. Şu ayın hayrından, bereketinden mahrum kalmasınlar!..
Son bir hadis-i şerifi söyleyerek sözümü tamamlamak istiyorum. Peygamber
Efendimiz'in bir hadis-i şerifinde şöyle anlatılıyor:
Hutbe okumak için minbere çıkıyormuş Peygamber Efendimiz... Bir adımını
atmış, "Amin..." demiş. Bir adım daha atmış, yine
"Amin..." demiş. Bir merdiven daha çıkmış, yine
"Amin..." demiş. İnince sormuşlar:
"--Yâ Rasûlallah! Eskiden hutbeye çıkarken, böyle yapmıyordunuz.
Bugün her adımınızda bir defa 'Amin...' dediniz; niye?.."
Demiş ki:
"--Cebrâil AS geldi, bana çıkarken... Üç beddua etti, ben de onlara
amin dedim."
Ne imiş o üç beddua, onu da size nakledeyim. Birisi bizim bu ramazanla
ilgili...
Cebrâil AS buyurmuş ki:
"--Ramazan gelip geçtiği halde; ramazana ulaşıp, ramazanı yaşayıp,
ramazan geçtiği halde, Allah'ın rahmetine eremeyen kimseye yuh olsun, yazıklar
olsun, burnu yerde sürtsün!'
(Rağime enfühû) Arapça tabiri bu... Böyle demiş Cebrâil AS,
Peygamber Efendimiz de:
"--Amin..." demiş.
Yâni, Cebrâil AS'ın bedduasına Peygamber Efendimiz de katılıyor,
"Amin..." diyor.
İkincisi:
"--Anne veya babasına yetişmiş, ya da her ikisine yetişmiş de
cenneti kazanamamış kimseye yazıklar olsun!.." demiş.
"--Amin..." demiş Peygamber Efendimiz...
Burdan da ne anlıyoruz: "Eğer bir insan annesine babasına güzel evlâtlık
yapar da duasını alırsa, cenneti kazanacak, garanti demek... Kazanamamışsa
yuh olsun, yazıklar olsun!.." diyor. Peygamber efendimiz de o bedduaya
"Amin..." diyor. Bu duruma da dikkat etmek lâzım!..
Üçüncüsü nedir:
--Ben Rasûlüllah anılıyorum da bir toplantıda, benim adımın geçtiği
yerde, bir dudağını kıpırdatıp da bana salevât getirmemişse bir kimse;
"Yâ Rasûlallah sana salevat getirmemişse bir kimse, ona da yazıklar
olsun, burnu yerde sürünsün!" dedi Cebrâil; ben de ona
"Amin..." dedim.
Demek ki üç vazife çıkıyor ortaya:
1. Rasûlüllah SAS Efendimiz'in adı anıldığı zaman, Hazret-i Muhammed
denilince "Aleyhis selâm" diyeceğiz, "Sallahu aleyhi ve
sellem" diyeceğiz. Dilimizi alıştırmış dedelerimiz, Allah râzı
olsun; farkına varmadan söylüyoruz. İsa Aleyhisselâm, Mûsa Aleyhisselâm,
Muhammed Mustafâ Aleyhisselâm deyiveriyoruz. Sanki ismi gibi geliyor bize...
Allah râzı olsun, büyüklerimiz ne iyi terbiye etmişler bizi...
Getirmesek ne olacak?.. Ben okurken bizim fakültelerde böyle hocalar vardı.
Sonra İlâhiyat Fakültesi'nde bu tip hocalar vardı. "Muhammed"
diyor. "Muhammed geldi, Muhammed gitti..." Muhammed senin askerlik
arkadaşın mı?.. Allah'ın en sevgili kulu!.. Allah'ın habibi o, Allah'ın
sevgilisi, rasûlü...
Sen, "Süleyman geldi, Süleyman gitti..." diyebiliyor musun
reisicumhura?.. "Sayın reisicumhurum!" deniliyor; "Sayın başbakanım,
sayın bakanım, sayın müdürüm..." deniliyor, saygı gösteriliyor.
"Muhammed" demeye ne hakkın var?.. Gayrimüslimler bile (Yâ Ebelkàsım!)
"Ey Kàsım'ın babası!" derlerdi. Künyesiyle hitab ederlerdi ki,
asillere künyesiyle hitab edilirdi, ismiyle hitab edilmezdi.
Babanın ismi Ahmed'se, sen babana "Ahmed gel!" diyebilir misin?..
Bir tokat çarpar baban sana, herkes de kınar. Babasına, "Muhterem babacığım!"
der insan; ismiyle hitab edilmez.
Peygamber SAS'in ismi anıldığı zaman, biz ona aşk ile şevk ile
--"Aşk ile şevk ile eytün essalât!" dediği gibi Mevlid'de-- salât
ü selâm getireceğiz. Neden?.. Çünkü, dinimizin en mühim esaslarından bir
tanesi, Rasûlüllah'ı sevmesidir insanın... Peygamber Efendimiz yeminle söylüyor:
(Vellezî nefsî biyedihî) "Canım elinde olan Allah'a yemin
ederim ki, (lâ yü'minü ehadüküm) sizden biriniz hakîkî mü'min
olmuş olamaz; (hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ven nâsi
ecmaîn) ben ona babasından da, evlâdından da, bütün öteki insanların
hepsinden de daha sevgili olmadıkça, o hakîkî iman etmiş olmaz!"
diyor.
Mü'minin vazifesi neymiş, gerçek mü'min olmasının şartı neymiş?..
Rasûlüllah'ı her şeyden çok sevmekmiş. Canından da çok sevecek!.. Ashâb-ı
kirâm, "Anam babam, canım sana fedâ olsun yâ Rasûlallah!"
derlerdi.
Onun için "Muhammed" deyince yüreğimiz ağzımıza gelecek.
Sevdiğimiz, başımızın tacı, gözümüzün nûru, Muhammed-i Mustafâ SAS
diyeceğiz, sevgi göstereceğiz.
Ben İran'a gittim 1981 yılında... Onbeş kişilik bir heyeti devlet gönderdi.
Kutlama törenlerinde bulunduk. Bizi en büyük otellerinde ağırladılar.
Devrim muhafızları, önde arabalar, arkada arabalar; resmî merasimle toplantılarda
bulunduk. İşte o zaman Humeynî mânevî liderdi. Emin olun her seferinde,
"İmam Humeynî" dendi mi, salondaki herkes hooop ayağa kalkıyor,
"Allàhümme salli alâ muhammedin ve âli muhammed" diyorlar. Bir cümle
sonra bir daha "İmam Humeynî" desin, hoop yine herkes ayağa kalkıyor,
"Allàhümme salli alâ muhammedin ve alâ muhammed" diyor. Yâni, böyle
edeb gösteriyorlar.
Biz de ne yapacağız?.. Biz de Peygamber Efendimiz'in adı anıldı mı,
sevgiden coşacağız, salât ü selâm getireceğiz. Bu bir... "Bunu
yapmazsa bir insan, yazıklar olsun! Burnu yerde sürtsün!" diyor, Cebrâil
böyle söylüyor. "Burnu yerde sürter." mânâsına da geliyor.
2. Anne ve babamıza iyi evlâtlık edeceğiz, duasını alacağız, rızâsını
kazanacağız. Elini öpeceğiz, hediye vereceğiz, istediği yere götüreceğiz.
"Bir emrin var mı?" diyeceğiz. Sabahleyin uğrayacağız, akşamleyin
uğrayacağız.
Benim rahmetli annem anlatırdı. "Evlâdım bir gün gelir
evlenirseniz, halimizi hatırımızı siz sorun, elin kızına bırakmayın!"
derdi. Fıkra anlatırdı: Adam kasabada pazara inecekmiş, hanımına diyor ki:
"--Annem bir şey istiyor mu, bir sor!"
Gelin de gidiyor:
"--Oğlun pazara gidecek anne, inci boncuk ister misin?" diyor.
Kadın kızıyor:
"--İstemem!" diye bağırıyor.
İhtiyarlar boncuğu ne yapsın?.. Sonra geliyor:
"--Bak duydun ya, istemem dedi. Bangır bangır bağırıyor, sana kızdı."
diyor, fesatlık yapıyor. Öyle olmayacağız.
"Siz gelin, kendiniz sorun halimizi!" derdi. Öğretirdi bize
rahmetli annemiz... Nur içinde yatsın, Allah cümle geçmişlerimize rahmet
eylesin...
Öyle başkasına havale etmeyeceksin. Sabahleyin ineceksin, "Babacığım!"
diyeceksin elini öpeceksin. Akşamleyin elini öpeceksin. Kapıcıyı gönderip
de, "İhtiyacı varsa alıver!" demeyeceksin, kendin alacaksın!
Kendin seçeceksin, kendin götüreceksin! O da diyecek ki: "Allah râzı
olsun bu benim evlâdımdan... Tuttuğu altın olsun... İki cihanda aziz
olsun... Allah cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin..." Tamam...
Cennet annelerin ayağı altındadır. Annesine babasına erişti mi, duasını
aldın mı insan, Allah kabul edecek, cennete girecek. Bu fırsatı kaçırdı mı,
burnu yerde sürtecek. Sürtsün, cennetlik olamadıktan sonra sürtsün, Yazıklar
olsun, vah vah...
Annemiz babamız sağsa hürmet edin, cenneti kazanmayı bilin!..
3. Üçüncüsü de, yine bizim içinde olduğumuz ayla ilgili... Ramazan
gelip geçip de istifade etmeyen insan olmamaya çok gayret gösterin, çok
dikkat edin!.. Ramazanı ciddîye alın!.. Çok çalışın, çok yalvarın!..
Çok namaz kılın, çok dua edin, çok Kur'an okuyun, çok sadaka verin!.. Ne
yaparsanız yapın, allem edin kallem edin ramazanda müjdeyi alın, Allah'ın
mağfiret ettiği, cehennemden âzâd ettiği kullardan olun!..
Benim talebelerimden birisi kafile başkanı olarak Hicaz'a gitmişti
muhterem kardeşlerim!.. Döndü geldi, bizim evde bizi ziyaret etti:
"--Hocam, bizi kafile başkanı yaptılar âcizâne... Yedi tane otobüs
vardı elimizde... Karayoluyla hacca götürdük, getirdik." dedi.
"--Nasıl geçti, nasıl hacı efendiler?.." dedim.
"--Hocam maalesef milletimiz cahil!.. Oraya gidiyorlar, Hicaz'ın kıymetini
bilmiyorlar da, çarşı pazarda vakit geçiriyorlar. Akşamleyin de
birbirlerine aldıklarını gösteriyorlar. Sen bunu kaç riyale aldın?..
Nerden aldın?.. Harem'in kaç tane minaresi var, kaç tanesi kapısı var?..
Bilmem ne... Olmadık şeylerle meşgul oluyorlar." dedi.
Yahu, insan çarşı pazarda vaktini geçirir mi?.. Ömründe bir defa gittiği
bir yer... Attığı bir adıma yediyüz Mekke hasenesi sevab veriliyor. Yaptığı
ibadetler yüzbin misli Mekke'de... İnsan orda çarşı pazara gider mi?.. Çarşı
pazarda vakit öldürür mü?.. Git, Harem-i Şerif'te Kur'an oku, namaz kıl,
hayır yap, hasenat yap...
"İşte yatıyorlar, uyuyorlar, gafletle vakit geçiriyorlar... Yalnız
bir tane aşık bir insan vardı kafilemde..." dedi. Çok duygulandırdı
beni.
"Medine'ye gittiğimiz zaman, otobüsten bir inişini görecektiniz!
Otobüsten indi, yerleri öptü, ağlıyordu. Rasûlüllah buralara ayağını
bastı mı diye ağlıyordu. Aşık, seviyor. Yerlere yüzünü gözünü sürdü.
Haccı çok güzel yaptı. İbadetini çok güzel yaptı, kimseyi incitmedi.
Hayır hasenâtını güzel yaptı. Sonra dönüşe geçtik, Medine-i Münevvere'ye
geldik." dedi.
Bakın muhterem kardeşlerim: Rüya görmüş bu aşık... Rüyada Rasûlüllah
SAS Efendimiz'i görmüş. Rasûlüllah SAS Efendimiz ona demiş ki: "Evlâdım
haccın makbul oldu. Kâğıt kalem getir de haccının makbul olduğunu bir kâğıda
yazayım, imzalayıvereyem!" demiş rüyada...
O da gitmiş içteki odaya; kâğıt aramış, kalem aramış, Rasûlüllah'a
kâğıt yetiştireceğim diye... kâğıdı kalemi bulmuş, gelmiş. Bakmış
ki, Rasûlüllah'ı oturuyor bıraktığı yerde şeyhi oturuyor. Tabii, bunun
da mânâsı şu: Şeyhi Rasûlüllah'ın hakîkî varisi demek yâni...
İnsan haccı yapınca, böyle bir iltifata ermesi ne güzel değil mi?..
Hacca gitmiş gelmiş, rüyada Rasûlüllah'ı görüyor; "Haccın kabul
oldu evlâdım! Getir bir kâğıdı da yazıvereyim, imzalayıvereyim!"
diyor Rasûlüllah rüyada... Ne mutlu?..
Onun için Aziz ve muhterem kardeşlerim!.. Şu mübarek günlerde dua edelim
de, Allah Rasûlüllah'ı rüyamızda bize göstersin de, "Ramazanın kabul
oldu evlâdım!" diye Rasûlüllah'ın iltifatını Allah cümlemize nasib
eylesin...
Sübhâneke lâ ilmelenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm...
Sübhâne rabbike rabbil izzeti ammâ yesıfûn... Ve selâmün alel mürselîn...
Vel hamdü lillâhi rabbil âlemîn... Elfâtiha!..
13. 2. 1995 / 13 Ramazan 1415 - AKSARAY
|