|
NEFSİ YENME AYI
Euzü billâhi mineş şeytànir racîm.
Bismillâhir rahmânir rahîm.
Elhamdü lillâhi rabbil àlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh...
Kemâ yenbağî licelâli vechihî ve liazîmi sultânih... Ves salâtü ves selâmü
alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin
ecmaîn...
Yatsı ezanı okundu, teravih bitti, Rabbimiz kabul eylesin, kıldık. Yâni,
cuma gününün içinde yaşamaktayız şu anda... Cuma günü haftanın en hayırlı
günüdür; cuma gecesi en hayırlı, en nurlu gecesidir. En nurlu gecedeyiz, en
mübarek aydayız. Yeryüzünün en mübarek yerlerinden birisi olan, Allah'ın
evlerinden bir mescidde toplanmış bulunuyoruz. Rabbimizin lütuflarına hamd
ü senâlar olsun...
Allah CC, bir insana mescide gitmeyi nasib etmişse; ev sahibi olan, evine
girmeye müsaade etmiş demektir. Bu bir nimettir, gelemeyenlere Allah cezâlarının
affını nasib eylesin... Allah'ın evlerine, mescitlere gelmeyi nasib eylesin,
hidayet eylesin... Hepsinin hidayetini dileriz. Kardeşlerimiz namaz kıldırırken
ayetleri çok güzel, açık açık okuyorlar. Ağızlarından âb-ı zülâl
akar gibi, şırıl şırıl Kur'an-ı Kerim'i dinliyoruz. Orada buyurdu ki
Allah-u Teâlâ Hazretleri, bismillâhir rahmânir rahîm:
(Vallàhu yed'u ilâ daris selâm) Şaşılacak bir şey, sevinilecek
bir şey!.. "Selâm yurdu olan cennete Allah sizleri davet ediyor, çağırıyor."
Cennetine çağırıyor sizleri ve bizleri!.. Elhamdü lillâh... Allah o dâvete
icabet edenlerden, cennetine girenlerden eylesin...
(Ve yehdî men yeşâu ilâ sıratin müstakîm.) "Dilediği
kullarını sırât-ı müstakîmine sevkeder, hidâyet nasib eder." O yolu
gösterir, o yola adımını sokturur dilediği kulların... Hidâyet Allah'tandır.
Hidâyet, yani Allah'ın doğru yolunda olabilmek, Allah'ın biz kulları üzerinde
en büyük ikramıdır. Çünkü rahmeti yoludur, cenneti yoludur. Allah en büyük
ikram olarak hidâyeti vermiştir kullarına... En büyük nimet odur, hidayet
üzere olmaktır. Çünkü sonunda, ebedi saadet onunla gelecektir.
Bu güzel nimeti bazı kullarına vermez. Sevmediği kullarına Allah
hidayeti nasib etmez. Onun için, sevmediği kul müslüman olamaz! Sevmediği
kul ibadet yapamaz! Sevmediği kul hayır yapamaz! Sevmediği kul camiye
gelemez! Sevmediği kul Allahın zikrini ağzına alamaz! Aldırtmaz Allah,
nasib etmez. Sevdiği kullara nasib eder. Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin hidayet
nasib etmediği insanlar kimlerdir, diye peşine düşüp, takib edip, araştırıp
öğrenmek lâzım gelir.
Allah-u Teâlâ Hazretleri kâfirlere hidâyet etmez. Küfrân-ı nimette
bulunan, üzerindeki nimetlerini idrak edemeyen, Allah'ın kendisine verdiği
hayırları, ikramları sezemeyen, mün'im-i hakîkîyi göremeyen körlere hidâyet
etmez! Hatâsını anlayana hidayet eder de, küfrân-ı nimet edene, Allah'ın
nimetlerini anlayamayan, kavrayamayana hidayet etmez! Nimetin Allah'tan geldiğini
bilmek lâzım!.. Suyun, havanın, yiyeceğin, içeceğin, sıhhatın, afiyetin,
aklın, fikrin, her şeyin Allah'ın bir ikramı olduğunu bilmek lâzım!.. Onu
bilemeyen, nimetin kadrini bilemeyen, nimetin Allah'tan geldiğini anlayamayana
hidâyet nasib etmez.
Zâlimlere hidayet nasib etmez. Başkasına zulmedenlere, kendisine
zulmedenlere, Allah'ın ahkamının gereklerini yapmamak suretiyle günahlara
dalan, günahta yürüyenlere nasib etmez.
Fasıklara hidayet etmez. Fısk u fücûr üzere olanlara hidayet nasib
etmez. Biliyorsunuz, Allah'ın teveccüh etmesinin şartı, kişinin hatasını
anlayıp, günahına pişmanlık duyup, hatasını bırakıp, ordan dönmesidir.
Bu dönme olmadığı zaman o hal üzere ısrarda, hidayet olmaz, teveccüh
olmaz, Allah'ın tevbeyi kabul etmesi, kuluna teveccühü olmaz.
Onun için önce, insaflı, adaletli insan olmamız lâzım!.. Önce gerçekleri
gören, hatamız varsa hatamızı idrak eden, anlayabilen insanlar olmamız lâzım!..
Ne güzel okudu müezzin kardeşimiz, oniki rekat kıldıktan sonra:
Aman ey şâh-ı rasul,
Yok elimden tutacak!
Günahlara batmışım...
Ne güzel sözler! Ezberlememiz gereken sözler... Tamam, ne kadar günahkâr
olsa, hatasını anladı mı, affolma ihtimali vardır. Pişmanlık duydu mu,
Allah-u Teâlâ Hazretleri affedebilir. Bütün mesele hatasını anlamaktadır.
Onun için, yanında bulunduğumuz mübarek büyüğümüz Mevlânâ Celâleddin-i
Rûmi KS Hazretleri'nin sözü sanılıyor. Onun sözü değildir; türbesinde,
levhada olan İranlı bir şairin sözüdür: "Yüz defa tevbeni bozmuş
olsan yine gel, bu dergâh ümidsizlik dergâhı değildir." Yâni, pişman
olup da, "Ya Rabbi, söz vermiştim ama, gene dayanamamış da günah işlemiştim;
acaba beni affeder misin?.." desen, Allah-u Teâlâ Hazretleri affeder
mi?.. Affeder. Pişman olup da hatasını anladığı zaman yoluna döneni, aşk
ile, sıdk ile hatasına pişman olanı Allah-u Teâlâ Hazretleri affeder.
Demek ki ilk iş, ilk yapılacak şey aziz ve muhterem kardeşlerim, insanın
haddini bilmesi, hatasını anlaması, boynunu bükmesi, "Ya Rabbi,
biliyorum, suçluyum, kusurluyum." demesi lâzım!.. "Yıllar su gibi
akıp gidiyor, rüzgar gibi esip geçiyor." diye söylenmiştir.
Bakın, Araplar kameri ayları üçe ayırırlar; evveli, ortası, sonu
diye... Aşr-ı evvel derler, ilk on gününe... Aşr-ı evsat
derler, ayın ortasındaki on güne... Sonundaki on güne de, aşr-ı âhir derler.
Eh, bu güzel, mübarek ayın tam on günü geldi geçti. Ramazan'ın aşr-ı
evveli elden kaçtı. Telâfisi mümkün olmayan varlıklardan birisi de zamandır.
Geçti mi geriye dönüşü yoktur, telâfisi mümkün değildir. Onun için, mü'mine
en büyük nasihat, en büyük ikaz, zamanının kadrini, kıymetini bilmesi, ömrünü
boşa geçirmemesi, bir saniyesini bile güzel değerlendirmekten gàfil olmamasıdır.
Onun için büyüklerimiz: "Huş der dem prensibine yapışmalı, her
nefeste şuurlu olmalı derviş!" diye bildirmişlerdir.
Ramazanın on günü geldi geçti. Süratle geçti, nasıl geçtiği anlaşılmıyor,
çarçabuk geçti. Peygamber SAS Efendimiz'in bir sözünü burada okumak
istiyorum, Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendimiz'in (Rahmetullahi aleyh,
kaddesallahu sirrahul aziz) cem eylemiş olduğu Râmûzül Ehâdis isimli
hadis kitabımızdan... Dokuzuncu sayfasının 10. hadis-i şerifi... Ramazanla
ilgili bir hadisi şerif... Ubade İbn-i Sâmit RA'den rivayet olunmuş, Taberânî
ve İbnün Neccâr rivâyet etmiş. Peygamber SAS Hazretleri buyurmuşlar ki:
(Etâküm şehru ramadàn) "Size ramazan ayı geldi. (şehru
bereketin) Bereket ayı..." Bereket, her şeyde bereket var... Ramazan
ayı geldiği zaman, "Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne
muhammeden abdühû ve rasûlühû" dediğimiz gibi şehadet ederiz ki,
gözümüzle görüyoruz ki, ramazan bereket ayıdır. Sofralar bereketleniyor,
zamanlar bereketleniyor, her şeyde bir bereket hasıl oluyor. Çünkü bu ayı
Allah-u Teâlâ Hazretleri hakîkaten, melekleri vasıtasıyla mü'min kullarına
hazırlıyor. "Cebrâil Aleyhisselâm'a emrediyor Allah-u Teâlâ
Hazretleri; şeytanın, şeytan ordusunun azılıları zincirleniyor."
deniliyor hadisi şerifte... Yani insanları aldatan, saptıran, şaşırtan, kızdıran,
birbiriyle vuruşturan, dövüştüren zulüm yaptıran o şer menbaı, şeytan
aleyhillânenin hareketleri kısıtlanıyor, elleri kolları bağlanıyor,
zincirleniyor, bukağılanıyor. Yâni, mümin kullara sataşması ve saptırması
imkânları kısıtlanmış oluyor.
Biliyorsunuz, havada şu gazın miktarı arttı, bu gazın miktarı arttı mı,
hava kirliliği arttı diyoruz. Alârm veriliyor, "Yaşlılar çıkmasın!..
Bilmem şu tedbir alınsın, bilmem bu tedbir alınsın!" deniliyor. Eh, kötü
gazların miktarı filân azalınca veya hiç olmayınca da, "Şurası
temiz havalı bir yer!" diyoruz. "Dünyanın oksijeni en bol olan
yeriymiş." diyoruz. Astımlılar hemen oraya gidiyorlar, orada evler
pahalanıyor. Herkes, emekliler, hastalar oraya koşuyorlar.
Tamam, işte bu mânevî ayda, Allah-u Teâlâ Hazretleri bir kerre şerri,
şer kaynaklarını bağlattırıyor. Hayır imkânlarını arttırıyor. Onun için,
her bakımdan bir bereket var bu ayda... Hem mübareklik var, hem de her şeyde
bir müsbet artış var... Şeytanlar bağlanmış oluyor. Gökyüzü bezenmiş
oluyor. Cennetin kapıları, göğün kapıları açılmış oluyor.
Biliyorsunuz, göğün kapıları şu anda bizim gözümüzle görebileceğimiz
bir şey değil... Çünkü;
(Velekad zeyyennes semâed dünyâ bimesâbîha) buyurulmuş Tebâreke
Sûresi'nde... En yakın semâyı yıldızlarla donatmış Mevlâmız... Ondan
sonraki semâları değil, biz en yakın semânın öbür taraflarını bile göremiyoruz.
Öyle yıldızlar var ki, ışığı bize, beş milyon yılda geliyormuş. E
ışığı gelmemiş, onun arkasında bir yıldız varsa, onu daha görmedik.
Veyahut gelmiş olan ışığın yıldızı, beş milyon yıl önce oradan çıktığına
göre, belki şu anda yok orada o... Belki patladı. Beş milyon yıl önceki
ışığı geliyor çünkü bize... Beş milyon yıl öncesini gösterge olarak
görüyoruz biz gökyüzünde... Aslını görmüyoruz, şu zamandaki halini görmüyoruz.
Yâni etrafımızda muazzam bir perde var; o perdenin arkası zaman bakımından
perdeli, mekan bakımından perdeli, anlamak mümkün değil, göremiyoruz.
Göğün kapıları mühim... Nereden mühim?.. Şuradan mühim olduğunu anlıyoruz
ki, Peygamber SAS Efendimiz'e Allah nasib eylemiş, habîbullah olduğu için bu
hiçbir beşere nasib olmayan bir imtiyaz, bir ikram ile, mirac nasib eylemiş
Peygamber Efendimiz'e... Kudüs-ü Şerif'ten göklere, yedi kat semâyı geçerek
"Kàbe kavseyni ev ednâ" makamlarına, dergâh-ı bârigâh-ı
ilâhiyeye vâsıl olmuş. Mirac gecesinde, duymuşsunuzdur, anlatılmıştır,
okunmuştur. Orada bakın o hadisi şerifte deniliyor ki:
"Ben Cebrâil Aleyhisselam'la beraber birinci semânın kapısına geldiğim
zaman, semânın vazifeli bekçisi melek dedi ki:
--Dur! (Men ente?) Kimsin sen?..
Kime soruyor?.. Cebrâil Aleyhisselâm'a soruyor. Cebrâil Aleyhisselâm
kim?.. Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin meleklerinin en büyüğü... Semânın
bekçisi Cebrâil Aleyhisselâm'a soruyor, "Dur, (Men ente) kimsin
sen?" diyor.
--(Ene cibrîl) Ben Cebrâilim!
--(Ve men meake) Yanındaki kim?..
--(Muhammed) O da Muhammed-i Mustafâ... Allah'ın habibi, elçisi...
--(Hel üzine lehu?) Ona buralarda yaşamak, buralardan geçmek izni
verildi mi?.. O dünyada yaşıyor; ona izin verildi mi buralardan geçmeye?..
--(Neam) Evet, müsaade verildi.
O zaman açıyor kapıyı... Düşünün ki, Cebrâil Aleyhisselâm'ın sorgu
sualle geçtiği, Peygamber Efendimiz'e izin verilip verilmediğinin sorulduğu
göğün kapıları var... Bizim göremediğimiz, göremeyeceğimiz, duyu
organlarımızla, gözlerimizle ve sâireyle yakalamamız mümkün olmayan şeyler...
Şimdi bu ramazan ayında açılıyor göğün kapıları... Sorgu sual yok,
melekler durdurmuyor. Eskiden, ramazan'ın dışında durdururdu:
"--Dur bakalım, nereye gidiyorsunuz?"
"--Dergâhı ilâhiyeye gidiyoruz."
"--Nedir yanınızda götürdüğünüz?"
"--E, filanca kul aşağıda namaz kıldı, ibadet etti, hayır hasenat
yaptı da onları götürüyoruz."
"--Git, onları o adamın yüzüne çal, patlat kafasına. O riyâkâr
bir insan, Allah-u Teâlâ Hazretleri bana emretti; ben bu kapıdan riyâkâr
insanların amellerini öbür tarafa geçirmemekle vazifeliyim. Çıkartma öbür
tarafa, git başına vur!" diyor meselâ...
Amel dergâh-ı izzete yükselmiyor, ref olunmuyor, arz olunmuyor; Allah-u Teâlâ
Hazretleri her şeyi bildiği halde... Biliyor ama arzolunmuyor. Yani bir
mahrumiyet var, engelleme var, bir ceza var...
Ama Ramazan gelince göğün kapıları açılıyor. Cennet bezeniyor,
cehennemin kapıları kapanıyor. Şeytanlar bağlanıyor. Bunlar hadis-i şeriflerden
bildiğimiz mânevî değişiklikler... Ve biz de bunların farkına varmadan,
ramazan ayında güzel bir havaya girerek, ibadet havasına girerek rahatlıyoruz
ve doluyor camiler...
Kapı Camisi ramazanın dışında her zaman böyle dolar mı yatsı namazında?..
Ben misafirim bilmiyorum ama, siz düşünün kaç saf olduğunu, şimdi nasıl
oldu?.. Bu, ramazan ayında oruç tutan kardeşlerimizin hepsi, ramazanın dışında
ibadete her zaman bu kadar bağlı mıdır?.. Değildir. Her zaman bu kadar
namazı kılarlar mı?.. Kılmazlar. İşte belli... İnsanlar değişiyor, müslümanların
sayısı artıyor, cemaatler artıyor. İnsanların huyları değişiyor; kızmıyor,
sinirlenmiyor, cömertliği artıyor, iyilik yapma duyguları gelişiyor. Eh işte,
besbelli ortada... Göstergeler ortada...
(Şehrü bereketin) "Mübarek bir ay..." Biliyorsunuz, şehir
sözü hem Arapçada vardır, hem Farsçada vardır. Arapçada şehir, ay
demek... Şehrü ramazan, ramazan ayı; şehrü receb, receb ayı; şehrü şaban,
şaban ayı... Arapçada şehir neymiş?.. Ay demekmiş. Cem'i nasıl geliyor?..
Şühûr veya eşhur geliyor. Eşhuru hurum ne demek?.. Haram aylar demek. Şuhuru
selase ne demek?.. Üçaylar demek... Receb, şaban, ramazan...
Peki, Farsçada şehir ne mânâya gelir?.. Farsçada şehir, belde mânâsına
gelir. İnsanların oturduğu meskûn mahal mânâsına gelir. Şehr-i İstanbul,
şehr-i Bürûsa, şehr-i Tahran... gibi.
(Şehrü bereketin) Yâni mübarek, bereketli, hayırlı bir ay... (fîhi
hayrun) "Bunun içinde hayır vardır." Bu ayın içinde nice nice
hayırlar vardır, görüyoruz. Ayrıca, biliyoruz ki, içinde bin aydan daha
hayırlı bir gece var... Neresinde?.. Saklamıştır Allah... Allah-u Teâlâ
Hazretleri kesin olarak beyan etmemiş. İçinde bin aydan daha hayırlı bir
gece olduğunu Kuran-ı Kerim bildiriyor:
(Leyletül kadri hayrun min elfi şehrin)
Peygamber Efendimiz'e sormuşlar:
"--Yâ Rasulallah, bu sadece senin ömründe, yani dünya tarihinde bir
defa olan bir gece mi, her sene mi?"
"--Her sene!" buyurmuşlar.
Her sene ramazanın içinde, bin aydan hayırlı bir gece var. Neresinde?..
Saklı... Peygamber Efendimiz bir ipucu vermiş. Diyor ki:
"--Ramazan'ın son on gününde arayın!"
Son on gününde saklı, bin aydan hayırlı bir gece var... O bin aydan hayırlı
geceye tesadüf eden, o gecede Allah'ın sevdiği ibadeti yapan, 83,3 yıllık
ibadet yapmış gibi sevab kazanacak. Bin ay o kadar sene ediyor. Çok kıymetli
bir şey... Ne yapacağız?.. İçinde hayır olduğu anlaşıldı, tamam. (Fîhi
hayrun) Bu ayın içinde hayır var... Anladık ki bir hayırlı gece var...
Her gecesinde hayır var, bir de bin ay kadar kıymetli kadir gecesi var bu ayın
içinde...
--E, ne yapacağız hocam? Acaba bir bilgin var mı bu hususta, ne yapmamız
gerekiyor?
--Evet bir bilgim var: Bu geceyi yakalamak için Peygamber Efendimiz, ramazanın
son on gününde camide i'tikâfa girerdi.
İ'tikâf kuvvetli bir sünnettir. Bir beldede kimse i'tikâfa girmezse, o
beldenin ahalisinin hepsi sorumlu olur. Çünkü Efendimiz'in kuvvetli sünnetidir.
"Niçin o mâlûm ve kuvvetli yapmadınız?" diye belde ahalisine
sorgu sual olur. Onun için işi müsait olanlar şimdiden kararlaştırsınlar,
müftülüklere müracaat etsinler, imamlara müracaat etsinler: "Ben
filanca camide i'tikâfa girmek istiyorum. Bilesiniz, mâlûm olsun."
diye... İtikafa girsinler Ramazan'ın son on gününde!..
Peygamber Efendimiz'in evi bizim gibi camiden uzakta değildi. Camiye bitişikti.
Kapısını açtı mı Peygamber Efendimiz, caminin içine adımını atardı.
Kapısını açtı mı camiden evine adımını atardı. Bitişikti, odaları
Peygamber Efendimiz'in. Evi camiye bitişikti ama, bitişik olduğu halde
ramazan ayının son on gününde camiye gelirdi, gece gündüz camide ibadet
ederdi.
Nedendir? Zâten üçaylar başladığı zaman arttırıyor ibadetini
Efendimiz SAS... Zâten kendisi ibadet ehli, zâten her şeyi güzel, her anı
ibadet... Fakat receb ayı girdi mi, daha da hızlandırıyor. Şaban ayı girdi
mi, daha da hızlandırıyor. Ramazan ayı girdi mi daha da hızlandırıyor.
Ramazan'ın son on günü geldi mi, artık evi de bırakıyor, camiye geliyor.
Tabi sahabe-i kirâm da öyle yapmışlar.
Hatta bir keresinde sevimli, tatlı, gülünecek bir şey olmuş. Peygamber
Efendimiz mescide girmiş, bir de bakmış ki, çadır dolu içerisi... Kimin çadırları
bunlar?.. Peygamber Efendimiz'in hanımlarının çadırları... Onlar da
validelerimiz ya bizim... Hepsi bizim annelerimizdir. Peygamber Efendimiz'in hanımları
bizim neyimizdir?.. Annelerimizdir. Nereden belli?.. Kur'an-ı Kerim buyuruyor
ki:
(Ve ezvâcühû ümmehâtühüm) "Rasulullah'ın zevceleri sizin
annelerinizdir." Hazret-i Aişe annemiz, Hazret-i Hatice annemiz... Böyle,
hepsi annemiz bizim...
Çadırları kurmuşlar, gelmişler mescide... Efendimiz, "Bunlar da,
hayır mı yaptıklarını sanıyorlar?.." demiş. O sene girmemiş; çünkü
kadınlar orada, erkekler burada... Olmayacak demek ki girmemiş, onlara da çıkın,
dememiş. Başlamışlar, başladıklarını bitirsinler diye... O sene kadınlar
camide ibadet etmişler, Efendimiz de Ramazan geçtikten sonra yapmış i'tikâfını...
Şimdi kadının i'tikâfı nerde olur?.. Kadının i'tikâfı evinde olur.
Evinin en uygun köşesinde, kadın i'tikâfa girer, i'tikâfını orda yapar.
Erkek nerede yapar?.. Camide yapar. Neden?.. E, kadın biraz daha hassastır,
korunması gerekir. Abdest alacak, yatacak, kalkacak vs. Camide olmaz, evinde
olur. Erkek camide i'tikâf eder. Peygamber Efendimiz i'tikâf etmiştir, Ashab-ı
kiram da i'tikâf eylemişlerdir. Siz de i'tikâf eyleyin! Ramazanın son on gününde
o şerefi, o sevgiyi, o ibadeti, siz de tatmış olun.
Bizim ihvanımızdan hanımefendinin birisi, zamanı müsaitmiş, bize haber
göndermişti: "İ'tikâfa girebilir miyim evimde?" diye... İ'tikâfa
girmiş, Allah razı olsun... İ'tikâfını yapmış evinde, ondan sonra da
bizim hoca kardeşimize demiş ki: "Ben bu işi çok sevdim, çok da
istifade ettim bu i'tikaftaki ibadetlerden..." Tabiî Allah-u Teâlâ
Hazretleri ile, alemlerin Rabbiyle insan başbaşa oluyor. İ'tikâfta Allah-u
Teâlâ Hazretleri'yle başbaşa oluyor. Çünkü Allah buyuruyor ki hadisi kudsîde:
(Ene celîsü men zekerenî) "Ben beni zikredenin hemmeclisi
olurum, yanında olurum." buyuruyor. Onun için çok güzel bir şey... İnsan
Kur'an okuyup, zikredip, ibadet edip, namaz kılıp, kaza namazları kılıp
zamanını yoğun bir şekilde tamamen ibadete vermiş oluyor. Büyük sevablar
kazanıyor.
Bunu böylece şu sırada, tam zamanında hatırlattık. Neden?.. İşte aşr-ı
evveli geçti, on günü geçti, aşr-ı evsatındayız. Aşr-ı ahîrinde de,
en son aşrında da i'tikâf olacak. Durumu müsait olanlar bu güzel ibadeti
tatsınlar. İlmihal kitaplarına baksınlar; i'tikâf nasıl oluyormuş, adabı
erkanı, sünneti, şekli... O i'tikâfı bu sene bir yapın bakalım da, tadını
görün!
Şair diyor ki, bir ilahide:
Şekerlerde bulamadım,
Zikrullahın tadını!..
Basit söylemiş ama, güzel söylemiş. Bir de bu tarafın tadını görün
bakalım. Çünkü "Erbab-ı tasavvufun manevi zevklerinin ne kadar tatlı
olduğunu eğer hükümdarlar, ordu komutanları, padişahlar, cihangirler
bilselerdi; ordularını sevkederlerdi, bu zevkleri bizim elimizden almak için..."
diyor bir büyük zatı muhterem... Şehir almaya, ülke fethetmeye, ganimet
almaya gidiyorlar ya; "Bilselerdi ne kadar kıymetli olduğunu, bunları
almak için bizim üstümüze gelirlerdi." demiş, bir mübarek zat...
Tabii çok tatlı bir şey... Allah-u Teâlâ Hazretleri o ibadetin zevkini,
tadını, lezzetini, heyecanını, güzelliğini, sizlere de duyursun...
Tatmayan bilmezmiş. Bilmeyince de sözle, tarifle olmuyor. En iyisi, tatmaktır.
(Şehru ramazan, şehru bereketin) deniyor. Ramazan ayı bereket ayıdır,
her bakımdan... Sevab bakımından bereket artıyor. Yaptığınız ibadetlerin
de mükafaatı ramazanda artıyor. Ramazanın dışında yaptığınız aynı
cins bir ibadeti ramazanın içinde yapınca, sevabı artıyor. Ne kadar artıyor?..
Yetmiş kat artıyor.
Onun için, böyle sevablı işleri takip eden bazı açıkgöz, bilgili müslümanlar
vardır. Zekâtlarını senenin her zamanında vermek mümkün; ama ne zaman
verirler?.. Ramazanda verirler. Neden?.. Ramazanda zekâtı aynı zamanda yetmiş
kat daha artıyor da ondan... Yani oradan da bir kârı var...
Zaten verecek... Malının kırkta birini hesapladı, şu kadar milyon tuttu,
bunu verecek. Bu fakirin hakkı, kendisinin değil... Kendi malının içine karışmış.
Allah emretmiş, kırkta birini ver diye... Para olursa bu kadar, deve olursa şu
kadar, sığır olursa bu kadar, altın olursa şu kadar gram... vs. Hepsini
bilecek, ilmihal kitaplarında teferruatları var; onu veriyor. Bir sevab
alacak, zaten kendisinin değil, fakirin hakkı...
(Vellezîne fî emvâlihim hakkun ma'lûmun lis sâili vel mahrûm)
"Fakirin kendi malı üzerinde hakkı var." diye biliyor müslüman...
Bakın İslâm dini ne kadar güzel!.. "Benim malımın içine fakirin malı
karışmış." diye düşünüyor müslüman... Kendisi çalıştı
tarlada, kendisi ekti, kendisi biçti, kendisi zahmetini çekti, mahsulü
kendisi aldı... Allah Allah!.. Allah-u Teâlâ Hazretleri diyor ki:
"--Senin mahsulünde, kazancında, fakirin hakkı var!.."
O da seve seve ayırıp veriyor. Ziraat mahsullerinden ne kadardır zekât?..
Onda birdir. Ona da öşür derler onun için... Aşere, on demek; öşür de,
onda bir demek... Ziraatin de öşrü vardır, o da zekâttır. O da ziraat
mahsulünün zekâtıdır. Tarlanın sulanmasıyla, kendiliğinden tabii olarak
bitirmesi arasında onda bir, yirmide bir değişir miktar... Para olursa kırkta
birdir, yani yüzde iki buçuk eder vs. Bunların bir hesabı var. Beş tane
devesi varsa, bir tanesidir. Ondan sonra, şu kadar olursa böyle, bu kadar
olursa böyle, diye bir listesi vardır. O listeye göre gider bu iş...
"Fakirin hakkı, borçlunun hakkı, yolda kalanın hakkı... vs. zekâtın
mesarifi" denilen, zekâta müstehak olan kimlerdir diye bildirilen bir
liste vardır. O listeye göre onları verecek amma, Ramazan'da verince bu sefer
zekâtın sevabı da yetmiş kat fazla oluyor. Ramazan'da bir sadaka verince,
ramazan'ın dışında vermiş olduğu sadakadan, yetmiş kat fazla oluyor. E,
şimdi bu ay bereketli değil mi?.. Ramazanda yüz defa tesbih çekse yetmiş
kat fazla sevab oluyor; ramazanın dışında çekse, bir tane olacak meselâ...
O bakımdan bereketli bir ay olduğu görülüyor.. İbadette de bereket var,
sofrada da bereket var. sevabda da bereket var, zamanda da bereket var...
İçinde de çok bereketli, hayırlı bir gece saklı... Saklamış Allah...
Niye saklamış?.. Kullar biraz arasın diye... Bir de şu var muhterem kardeşlerim:
"Ben kadir gecesine garantili rastladım, elde ettim, yakaladım; tamam...
Unu eledim, eleği duvara astım, işi bitirdim." gibi düşünmesinler,
gevşemesinler diye saklıyor.
Şimdi, Hasan-ı Basri Hazretleri, bir berat gecesinde evinden çıkmış
ama, bayağı hasta gibi sapsarı, mum gibi sarı çıkmış. Böyle beti benzi
atmış, çok müteesir bir vaziyette çıkmış yani... Demişler ki:
"--Yâ mübarek, ne oldu?.. Ne var yani, hasta mısın, karnında sancı
mı var, ne oluyor?.. Başın mı ağrıyor, nedir, kustun mu?.." filan...
Neyse yâni...
Demiş ki:
"--Berat gecesidir bu gece!.. Amellerin, bir seneki mukadderâtın
meleklere tevdi edildiği gece... Günahlarımı biliyorum, işledim. Küçükken
işledim, delikanlıyken işledim, gece işledim, gündüz işledim; günahları
işlediğimi biliyorum. Evet tevbe ettim, affımı diledim ama, affedilip
edilmediğime dair bir işaret bilmiyorum ki, affolundum mu, affolunmadım mı?..
Günahlarım kesin o halde, işlediğim kesin, affolunup olunmadığı şüpheli,
belli değil... Olabilir ki, affolunmamıştır."
Çünkü Allah bazen affetmez, sebepleri var... Onları da bilmek lâzım!
İşte müslümanlık bu... İnsan ne yaparsa Allah hidayet nasib eder, ne
yaparsa hidayet vermez; bunu bilmezse olur mu, hayatın en önemli meselesi!..
Ne yaparsam Allah benim günahlarımı affeder; ne yaparsam, çırpınsam da
affetmez?.. Bunları bilmek lâzım... Bunları bilmedikten sonra havaya geziyor
insan... Yani kendisine asıl lazım olan bilgileri öğrenmeden geziyor
demektir. Öğrenmek lâzım bunları!..
Günahlarımı biliyorum, kesin... Affedildiği belli değil, korkuyorum.
Evet ibadetler işlemişim ama, kabul edildiğini bilmiyorum. Ya namazlarımın
hiçbiri kabul olmadıysa, ben gelmişim şimdi şu yaşa; ne olacak benim
halim?.. Ayıkla pirincin taşını... Yetmiş yaşındaki bir insana rüyada
bir işaret olsa, "Hiç bir namazını kabul etmedim senin!"
deniliverse, Allah saklasın ne olur hali?.. Hadi bakalım, buyur, yetmiş yıllık
ibadet havaya gitti. Ne olur?.. Perişan olur insan...
İşte, "Günahlarımı biliyorum, silinip silinmediği belli değil...
İbadetler işlemişim ama kabul olunup olunmadığı belli değil... E benim
durumumdan kötü kimin durumu var?" demiş, mübarek sapsarı kesilmiş.
Halbuki tabiinin en mübareklerinden biri... Evliyâ ama, onlar mütevazi
tabii... Onlar Allah'ın zeki kulları, böyle kendilerini cennetlik yapabilmek
için, cehennemden kurtulmak için çok çalışmışlar; bizim gibi gevşek
durmamışlar. Bak on gün geçti şu mübarek aydan, şu on günü nasıl geçirdiğinize
bir bakın! Bakalım güzel geçirdiniz mi?..
Şimdi bu hadis-i şerifi okuyacağım, en son cümlesinden benim tüylerim
diken diken oluyor. Mübarek aydır, tamam; içinde hayır vardır:
(Yuğaşşikümullah) Allah sizi hayırla kaplar. İçinde bir hayır
vardır, o hayrı sizin üzerinize yayar. Sizi hayırla örter Allah... Yeryüzü,
müslümanların üstü hayırla, kaplanır. Sonra, (feyenzilur rahmetü)
rahmet iner. Bu ayda gökyüzünden Allah'ın rahmeti yağar. Hanelere, gönüllere,
evlere, ülkelere, beldelere, camilere yağar rahmet...
(Ve yahuttu fîhil hatâyâ) Allah bu ayda, günahları affeder. Her
akşam iftar vakti affediyor. Her sahur vakti affediyor. Her yalvarana mağfiret
ediyor. Yani çok insanlar mağfirete eriyor, çok insanlar affoluyor bu ayda...
Allah bizleri de mağfurîn zümresine dahil eylesin, ilhak eylesin...
(Ve yestecîbu fihid duâ) "Allah bu ayda duaları da kabul
eder." Bilmiyorum, ne istiyorsunuz Allah'tan?.. Yani, el açıyoruz, birşeyler
isteniyor. Duaları da bilmek lâzım!.. İnsanın neyi isteyeceğini bilmesi lâzım.
Şimdi biz hacca gideriz grup halinde... O zaman paçası tutuşuyor, hacı
olacak kardeşin...
--Hocam, Kâbe'yle ilk karşılaştığı zaman insanın yaptığı dua kabul
olurmuş, ne dua edeyim?..
Ha, bak nasıl hizaya geldin şimdi... Daha evvelce aklın neredeydi?.. Niye
bugünleri de düşünmüyorsun; en çok hangi duayı edeyim diye, en güzel
duayı araştırmıyorsun?.. Niye bu gibi şeylerin peşinde değiliz?.. Gazete
peşindeyiz, spor peşindeyiz, şunun peşindeyiz, bunun peşindeyiz. Fenerbahçe
Galatasaray'ı üç sıfır yendi, golleri falanca attı, filanca attı, filanca
attı. Ligde filanca küme düştü bilmem ne... Bir sayfasına kızıyordum ben
gazetelerin, inadına şimdi gazetelerde spor sayfası dört beş sayfaya çıktı.
Yâhu, bu memleketin spordan başka meselesi yok mu, müslümanın hayati başka
meselesi yok mu?.. Hayat-memat meselesi, cennet-cehennem meselesi,
affolmak-olmamak meselesi... Nice meselesi var müslümanın... Ne oluyoruz?..
Boş şeylerle oyalanıyoruz.
Onun için Şeyh Sadi'nin güzel bir sözü var. Şair adam. Güzel söylemiş:
Ömrü giran baha der in sarf şod tâ,
Çe horem sayfi çe pûşem şitâ!..
Pişmanlıkla söylüyor. Belki kendisi öyle değil ama, bize ibret olsun
diye söylüyor. "Şu aziz ömür geçiverdi boş yere... Ne diye?.. Yazın
ne yiyeyim, kışın ne giyeyim diye geldi geçti." diyor. Yazın insanların
giyinme derdi yoktur, hava sıcaktır, bu sefer ne yiyeceğim diye dolaşır. Kışın
da soğuklar bastırdı mı, böyle sıfırın altına düştü mü, ayaz oldu
mu, ne giyeceğim der bu sefer... Giyinmek ister, yakmak ister, evi ısıtmak
ister, odun ister... vs. Onun için dağlardaki ağaçları kesmişiz, kesmişiz,
çırçıplak dağları bırakmışız. Utanıyorum ben; dağlara bakmaya utanıyorum,
çıplak dağlara... Ankara'dan Konya'ya gelirken, çıplak dağlara baktıkça
yüreğim parçalanıyor. Neden?.. Bu dağlarda böyle böyle ağaç kökleri
bulunuyor.
Şimdi bizim Borlu, Niğdeli tanıdık mühendis bir kardeşimiz vardı.
Karayolları genel müdürlüğü filân yaptı. Hasan Dağı, --bilirsiniz, geçmişsinizdir--
şöyle yalçın bir dağ; ağaç yok... Ovada ağaç yok, tek tük belki var...
O dağda böyle kocaman ağaç kökleri varmış. Ne olmuş bunlar?.. Odun olmuş,
yakılmış gitmiş. Be adam yaktığının yerine yenisini diksene!.. Yakmışsın
yaktığının yerine yenisini diksene!..
Bir hikaye anlatayım, dikmekten aklıma geldi: Padişahın birisi vezirini
almış, tebdil-i kıyafet eylemiş, köylü kılığına girmiş, şalvar giymiş
filan böyle. Basit bir halk adamı gibi... Veziri de öyle... Ama bir kaç adamı
da var, uzaktan kolluyorlar kendisini ama, hiç belli etmiyorlar. Yolda giderken
bakmışlar kambur, ihtiyar aksakallı bir adamcağız kazıyor yeri... Yanında
da bir fidan var, onu dikmeye çalışıyor. Padişahın muzipliği tutmuş,
demiş ki:
"--Selâmün aleyküm amca!"
"--Aleyküm selâm evlât..." demiş, şöyle bir doğrulmuş.
Demiş:
"--Amca yâ, bunu ne diye dikiyorsun? Senin ömrün yetecek mi, bunun
meyvasını yemeye; ne dikiyorsun?" demiş.
Padişah ya, biraz da korkmuyor, pervasız... Böyle bir laf söyleyince,
ihtiyar adam şöyle bakmış:
"--Evlât!" demiş. "Bizden öncekiler diktiler, biz yedik,
biz de dikelim de bizden sonrakiler yesin!" demiş.
Padişahın çok hoşuna gitmiş cevap... Vezire demiş ki:
"--Şuna bir kese ver!"
Çıkartmışlar. İçinde artık ne kadar oluyorsa, dinar, dirhem, altın
para neyse... Kese kırmızı mumlu... Sayılmış, mumlanmış, paralar var
vezirin yanında... Padişahın emri üzerine, bir kese çıkartmış padişaha...
"--Al amca buyur bu keseyi!.. Cevap güzel oldu." demiş padişah...
İhtiyar adam bir keseye bakmış; ooh, zengin oldu bir anda... Kese elinde,
altın dolu... Şöyle bir gülmüş, anlamış karşısındakinin mühim bir
insan olduğunu ama, padişah olduğunu bilmiyor. Demiş ki:
"--Bak evlat! Sen ağaç dikiyorsun ama, meyvasını yiyemezsin dedin
ama, bak ben ağacın meyvasını aldım." demiş. Yâni o sözüyle, ağaç
diktiği için bir kese kazandı ya; "İşte bak, demiş, ağacın meyvası
elimde, bak avucumda, aldım." demiş.
Padişahın o da hoşuna gitmiş. Vezire bir işaret daha... Bir kese daha...
Bir o elinde kese, bu bir elinde kese... İhtiyar memnun. Padişaha dönmüş,
demiş ki:
"--Bak efendi! Sen bana meyvasını yiyemeyeceksin dedin ama, benim ağaç
bir anda iki meyva birden verdi, iki mahsul verdi." demiş. Hani bir tarla
bazen iki defa ekiliyor, bir pancar mahsulü oluyor, bir de bilmem ne... "İşte
bak, demiş, benim ağacım bir senede iki mahsul verdi." demiş.
O da hoşuna gitmiş padişahın... Vezire demiş ki:
"--Bir tane daha kese ver, kaçalım bu adamın yanından! Bizim
hazineyi tüketecek bu." demiş.
Bir tane daha vermişler, gitmişler yanından...
İşin şakası bu... Ama işin doğrusu ne: Bir ağaç kestiysek, üç tane
ağaç dikmeliyiz. Ben şimdi bizim arkadaşlara diyorum ki:
"--Satın alın o çıplak dağları!.. Allah size otomobil vermiş
mi?.. Vermiş. Cumartesi pazarları binin o otomobile, gidin oralara!.."
"--Hocam su yok!.."
"--Su yoksa, koca plastik bidonları koyun arabanın arkasına, ağzını
iyi kapatın! Gidin, ağacı dikin, sulayın, o çıplak dağları yeşertin
bakalım!.."
"--Neden?.."
"--Çünkü, ağaç da sadaka-i câriye... Ağaç da insana sevab kazandırıyor."
Bir ağacın altında bir insan gölgelense, ağacı dikene sevab yazılıyor.
Bir kuş gelse dalına konsa, dikene sevab yazılıyor. Farzedelim dut ağacı
olsa, dudunu kuş gagalasa sevab yazılyor. Çocuk yese, ağacı diken sevab
kazanıyor. Odunundan istifade edilse, sevab oluyor. Yâni sadaka-i cariye
diyoruz buna...
Sadaka-i câriye ne demek?.. Câriye burada köle kadın manasına değil,
haremdeki câriye manasına değil; cereyan eden demek, devam eden demek... Sadaka-i
câriye demek; sevabı akıp giden, devam eden, devamlı sevab üreten
sadaka demek yâni... Onun için bu gibi şeyleri yapmak lâzım!..
Evet, dönelim hadisi şerife: Allah bu ayda günahları affediyormuş ve
duaları kabul ediyormuş. Bu sözleri nereden açtık?.. Boş şeylerle uğraşıyoruz.
Futbolla, ıvırla-zıvırla ömrümüzü geçiriyoruz. Bize lâzım olan şeyleri
düşünmüyoruz. Ne dua edeceğimizi bilelim; bize dünyada ahirette ne fayda
verecek, onu bilelim de onu öğrenelim. Bilmiyorsak, bu gibi meselelere
zihnimizi takıp bunların peşine gidelim, bunları öğrenmeye çalışalım!..
Bunları öğrendik mi, asıl fayda oradan gelecek.
--Hocam, ne yaparsam ben cennete giderim?..
Var mı bilmiyorum, hoca kardeşleri toplayalım, soralım!.. "Ben
cennete gitmek istiyorum, cennete gitmem için neler yapmam lazım?" diye
kimse sormuyor. "Cehenemden kurtulmak için ne yapmam lâzım?.. Allah
kimleri sever?.." diye soralım!..
Kur'an-ı Kerim'de:
(Vallàhu yuhibbul muhsinîn) "Allah muhsin kulları sever."
diyor,
(İnnallàhe yuhibbul müttakîn) "Allah muttakîleri
sever." diyor. Allah sabredenleri sever, sadaka verenleri sever, temizleri
sever... Kimmiş bakalım şöyle bir liste yap, Allah kimleri seviyorsa öyle
bir insan olmaya çalış!.. Mühim olan iş bu değil mi, Allahın sevgisini
kazanmak değil mi?.. Yaşlar geçiyor, ömürler bitiyor, millet bunu öğrenmeden
göçüp gidiyor. Halbuki asıl mühim iş budur.
Duanın da hangisi makbuldur, hangisini etmek lâzım, nasıl etmek lâzım,
bunları bilmek lâzım!.. öğrenmek lâzım, takip etmek lâzım, sormak lâzım,
merak etmek lâzım!..
(Hüsnüs suâl minel ilm) "Güzel soru sormak alimlik
alametidir, ilmin bir şartıdır." İnsanın zihnine güzel meseleler takılmalı,
o soruları insan içinde tutmalı, araştırmalı, cevabını bulmalı. Hiç
merak etmiyorlar.
İstanbul'da bir camiye gittik, namaz kıldık. Çok güzel bir cami... Çok
mükemmel yapılmış, galiba Mimar Sinan'a yaptırmış paşa... Ne camisi?..
Zal Mahmud Paşa camisi... Hoca yatsı namazını kıldırdı. Dedim ki:
"--Hocam, bu zal ne demekmiş acaba, biliyor musunuz? Zal Mahmut Paşa
nedir?" diye sordum.
Hoca dedi ki bana:
"--Hocam bu camiyi yaptıran adam, öyle zâlimmiş ki, çok zâlimmiş.
Onun için zalimin zalinden Zal Mahmud Paşa demişler." dedi.
Dedim ki:
"--Yâ zâlim olsa, cami yaptırmaz adam... Dindar ki, bu kadar güzel
cami yaptırmış."
Gittim, araştırdım meseleyi... Ansiklopedileri karıştırdım, buldum; hiç
de öyle değil... Zal, ihtiyar demekmiş, köhne demekmiş, çok yaşlı
demekmiş. Demek ki, bu Mahmud Paşa çok yaşlı bir kimseydi mübarek, ak
sakallı... Başka bir Mahmud Paşa'dan ayrılsın diye Zal Mahmud Paşa demişler;
yaşlı Mahmud Paşa demek... O da bir güzel cami yaptırmış. Allah mekânın
cennet etsin, Allah razı olsun... Şu camiyi yaptırandan da razı olsun...
Bizlere de Allah cami yapmak, yaptırmak nasib eylesin... Rahmetine hepimizi
erdirsin...
Hocaya haber gönderdim: "Söyleyin, o hocaya, içinde vazife gördüğü
camiyi yaptıran insandan böyle bahsetmesin! Zal Mahmud Paşa, zalim Mahmud Paşa
değil; ihtiyar, mübarek Mahmud Paşa demek..." dedim.
Yâni, merak etmiyoruz muhterem kardeşlerim! Camide imam, camiyi bilmiyor,
caminin geçmişini bilmiyor. İnsan biraz merak etmeli! İlmin şartı meraktır.
Merak lâzım, araştırmak lâzım, öğrenmek lâzım!.. İnsan meraklı
olursa, çok öğrenir; meraksız olursa, hiç bir şey öğrenmez. Meraksız,
uyuşuk; bir şey öğrenmez.
Onun için hangi dua güzeldir, öğrenin! Meselâ, şöyle bir soru aklınıza
gelmez mi?.. "Rasûlüllah SAS Efendimiz, acaba nasıl güzel dua etmiş,
ne dualar etmiş?" Merak edilecek bir şey değil mi bu?.. "Acaba
Kur'an-ı Kerim'in ayetleri içinde dualar var mı, hangileri?.. Bunlar bir
kitapta toplanmış mı hocam?.." Güzel bir soru değil mi?..
"Kur'an-ı Kerim'in içindeki duaları ben de öğreneyim, yapayım...
Peygamber Efendimizin yaptığı duaları öğreneyim, ben de yapayım..."
demeniz lâzım! Bizim de böyle eserleri yazmamız lâzım!.. "Kur'an-ı
Kerim'deki dualar... Hadis-i şeriflerdeki Peygamber Efendimiz'in duaları..."
filân diye, bizim de cemaate vermemiz lâzım!..
Şimdi bizim fabrikatör bir tanıdığımız var... Dertleşiyoruz burda şimdi,
mübarek cuma akşamında... Tabii konuşmak da sevabdır, dinlemek de sevabdır,
camide durmak da sevabdır. Camide durduğu müddetçe insan namazda sayılır.
Şu anda her biriniz vaazın başladığı zaman namaza dursaydınız, kaç
rekat namaz kılmış olurdunuz; o kadar namaz kılmış gibi sevabdasınız.
Namazda belki hata ederdiniz, burada kılmadan, dinlemek suretiyle namaz kılmış
gibi olduğunuz için, hatasız namaz kılmış gibi oldunuz; daha iyi...
Sevab... İlimden bir bahsi öğrenmek, dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden
daha hayırlıdır.
.............
Ana dil lâzım değil mi?.. Arapça öğrenmemişiz, mânayı bilmiyoruz,
ayetten bir şey anlamıyoruz. Nikâh kıyılacağı zaman, cenaze ile ilgili
ayet okunuyor. Evlilik bahis konusu olan törende, boşanma ile ilgili ayet
okunuyor. Neden?.. Ayetin mânâsını bilmiyor okuyan... Yâni yerine, makamına,
mekânına uygun söylemiyor.
Onun için, bu ayda dualar kabul olurmuş. Ben size soruları sorayım, içinize
meraklar girsin, kıvranmaya başlayın, araştırmayı kendiniz yapın!.. Bu
ayda Allah duaları kabul edermiş; hangi duayı yapayım?.. Düşünseniz,
kendiniz de bulursunuz. Çünkü duanın basmakalıp olanı değil de, içten
olanı makbuldür.
Elini açmış mihraba bakıyor, elini açmış tavana bakıyor, elini açmış
nakışlara bakıyor... Lâhiyen derler buna; yâni böyle gàfilken, kalbi başka
şeyle meşgulken yapılan duayı Allah-u Teâlâ sevmez. İçten yapılan duayı
sever, can ü gönülden yapılan duayı sever. Onun için candan dua yapacağız.
Sonra, Allah'tan ne isteyeceğimizi bileceğiz. Sonra, duanın makbul
zamanları vardır. Hangi zamanlarda dua edelim de tam böyle dua kabul olsun?..
Demir tam tavına geldiği zaman dövülürmüş, duayı da ne zaman yapalım;
bu önemli!..
Sonra, "Bir insan anne babasına dua etmeli!" diyor Peygamber
Efendimiz... Kimlere dua edeceğiz?.. "Arkadaşına, mü'min kardeşine gıyabında
dua ettiği zaman, duası sür'atle kabul olur." deniliyor. Demek ki, dua
konusunda öğreneceğimiz çok şey var... O halde bunlara merak edelim, bunları
hocalara soralım, bunların cevaplarını bulalım!.. Şu ramazanda bu soruların
cevaplarını çözelim, öğrenelim!..
(Yenzurullàhi tenâfüsekim) "Bu ayda Allah-u Teâlâ Hazretleri
sizin ibadet konusundaki yarışmanıza bakar." Birbirinizle yarışırcasına
camilere gidiyorsunuz, mukabeleleri dinliyorsunuz... Hayır ediyorsunuz, iftar
veriyorsunuz.... vs. Hah, Allah-u Teâlâ Hazretleri bu gayretlerinize bakar.
Allah'ın bir bakması yeter insana... (Ve lâ yenzuru ileyhim)
"Allah bakmaz!" denilen kimse mahvoldu, Allahın bakmayacağı kimseye
iltifat etmiyor demektir. Allah bir kimseye nazar etti mi, Allah'ın nazarı bir
insana değdi mi, ihyâ olur o insan...
Allah bakarmış mü'minlerin gayretine, birbirleriyle yarışırcasına
ibadetlere düşkünlüğüne... (Ve yübâhî biküm melâiketehû)
"Ey müslümanlar, Allah sizinle meleklerine mübâhat eyler: 'Bakın benim
kullarıma nasıl ibadet ediyorlar, nasıl gayretliler!.. Nasıl aşk ile şevk
ile oruç tutuyorlar, Kur'an okuyorlar, namazlar kılıyorlar; 20 rekât, 33 rekât...
Nasıl hayır hasenât yapıyorlar!.. Evlerini açmışlar, fakirlere zenginlere
ziyafetler çekiyorlar... Sadakalar dağıtıyorlar, kumanyalar yapıp ev ev
fakir aileleri buluyorlar, sevindiriyorlar.' diye meleklerine öğünür."
(Fe eddullàhe min enfüsiküm hayran) "O halde bu ayda, siz
kendi tarafınızdan Allah'a karşı hayır ve kulluk görevlerinizi ödeyin, edâ
edin!.. Çalışın, hayırlara koşturun, bu ayda hayırlara gayret edin!"
diye Peygamber Efendimiz sizlere bizlere tavsiye ediyor.
Şimdi o en mühim cümleye geldik, müthiş cümleye geldik:
(Feinneş şakıyye) "Şakî; eşkıyâ, yâni Allah'ın
rahmetinden mahrum, cehennemlik insan... Cehennem yolcusu... Tevbe etmezse
cehenneme girecek olan insan... Kimdir?.. (men hurime fîhî rahmetallàhi
azze ve celle) Allah'ın rahmetinden bu ayda mahrum olan kimsedir."
Vah, yazıklar olsun, çok bedbahttır demek... "Bu ayda Allah'ın
rahmetinden mahrum düşen, Allah'ın rahmetine eremeyen, Allah'ın rahmetini
yakalayamayan, Allah'ın rahmetine mazhar olamayan kimse; işte asıl bedbaht
odur." diyor Peygamber SAS Efendimiz...
Şimdi muhterem kardeşlerim, tabii kuru laf önemli değil!.. Sözden bir
ibret almalı insan ve ona göre yapması gereken şeyi yapmalı!.. Şimdi bu ayın
üçte biri geldi geçti. Bizde bir değişme var mı, yoklayın kendinizi!..
Biraz şöyle bir iyi müslüman haline geldiğinize dair işaretler, emâreler
belirdi mi?.. Ahlâkınızda, ibadetinizde, zihniyetinizde, gönlünüzde, aklınızda
bunu bir yoklayın! Üçte biri gitti, ötekisi de yel gibi gelip geçiverir.
Hocaları biliyorsunuz, hutbelerinde meşhur cümleleri vardır. "Receb
derken, şa'ban derken geldi geçti ramazan... Geldi mübarek bayram..."
derler. Bayram geliverir, bu mevsim bitiverir.
Onun için, "Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin râzı olacağı amelleri,
hayırları işleme konusunda yapmanız gereken kulluk vazifelerini güzel
yaparak, siz de vazifelerini edâ edin!" diyor Peygamber Efendimiz...
Gaflet üzre olmayın!..
Aziz ve muhterem kardeşlerim!.. Her ibadetin, Allah-u Teâla Hazretleri'nin
her emrinin, İslâm'ın her emrinin hikmeti vardır. Yâni yerli yerincedir,
bir sebebi vardır, bir faydası vardır insanlara... Orucun çok faydaları
vardır. Bedene faydası vardır, mideye faydası vardır, ruha faydası vardır,
akla faydası vardır... Sevab bakımından faydası vardır. Ramazan ayının
muazzam faydaları vardır.
Ramazan ayı, iyi bilin ki, kesin olarak bilin ki, sizin iyi bir kul
olabilmeniz için Allah'ın bir aylık kursudur. İyi bir kul olabilmeniz için
kursa alınıyorsunuz, bir aylık bir kurs görüyorsunuz. Hani, muhtelif
mesleklerde meslek kursları vardır. Kursu bitirenlere, başarılı olanlara
belge verilir; sen bu kursu başarılı olarak bitirdin diye... Maaşı artar,
makamı değişir, bir yere vazifeli gönderilir... filân. Bilin ki şu ramazan
ayı, iyi bir müslüman olmak için bir tekâmül kursudur. Bu hikmet vardır.
Allah-u Teâla Hazretleri şeytanları ondan bağlıyor. Göğün kapılarını
ondan açıyor. Duaları ondan kabul ediyor. Yâni, Allah'tan affolunmayı
isteyin, hayırları işlemeğe koşturun!.. Fırsat müsâittir, zaman müsâittir,
şartlar müsâittir, çalışın çabalayın, şu kursu başarıyla bitirin!..
Peygamber Efendimiz bir cuma günü --bu da korkulacak bir haberdir, hadis-i
şeriftir-- minbere çıkarken bir adımını attı, "Amin..." dedi.
Bir adımını daha attı, "Amin..." dedi. Yukarıya doğru çıkıyor
merdiven merdiven, bir adımını daha attı, "Amin..." dedi. Üç
defa "Amin..." dedi. Herkes de merak ettiler, "Niye 'Amin...'
diyor Peygamber Efendimiz?.." diye...
Hutbe bitip aşağı indiği zamanda, müsâit zamanda yanaştılar,
sordular:
"--Yâ Rasûlallah! Siz bu sefer hutbeye çıkarken, eski zamanlarda
yapmadığınız yeni bir şey yaptınız. Her adımınızda, yukarıya
merdivene adımınızı atarken 'Amin...' dediniz; niye?" diye sordular.
Dedi ki:
"--Cebrâil AS geldi, bana dedi ki: 'Annesine veya babasına veya her
ikisine yetişip de cenneti kazanamayana yazıklar olsun, burnu yerde sürtünsün!'
dedi. Ben de 'Amin...' dedim."
Haa, burdan ne anlaşılıyor?.. Annemiz babamız sağsa, iyi evlatlık edeceğiz;
duasını alacağız, cenneti kazanacağız. Cennet kazanılıyormuş. Kazanılmazsa,
Rasûlüllah kızıyor, "Burnu yerde sürtsün, yazıklar olsun!"
diyor. Cebrâil "Yazıklar olsun!" diyor, Peygamber Efendimiz
"Amin..." diyor. Demek ki, anne babaya hürmet edeceğiz, duasını
alacağız, cenneti kazanacağız. Ne kadar kolay bir iş, ne kadar önemli bir
iş!..
Sonra ötekisi:
"--'Ramazan ayı girer çıkar da, çıktığı halde bir insan halini düzeltemez,
Allah'ın iyi kulu olamazsa, ona da yazıklar olsun, onun da burnu yerde sürtsün!'
dedi, ona da 'Amin...' dedim." Bu işte şu anda bizimle ilgili... Şu anda
biz ramazan ayı içindeyiz. Ramazanın sonunda iki tehlike var:
1. Ramazanda ibadetler kabul olmaz da, ramazanı kaçırmış olursun.
2. Rasûlüllah Efendimiz'in Cebrâil AS'ın bedduasına "Amin..."
demesine muhatab olursun.
Bir de Rasûlüllah, "Burnu yerde sürtsün, yazıklar olsun!"
dedi. O da olur, burnu yerde sürter insanın... Ramazanda adam olmayanın burnu
yerde sürter, belâsını bulur. Sen misin kursu başaramayan; cezâsını
bulur. Onun için işin ciddiyetini bilelim!..
Üçüncüsü neymiş:
"--Ben yanında anılmışım da, Muhammed denmiş, Rasûlüllah denmiş
de adam salât ü selâm getirmemiş Peygamberimiz'e... "Allàhümme salli
alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed" dememiş. Cebrâil
AS, "Ona da yazıklar olsun, onun da burnu yerde sürtünsün!" dedi.
Ben de ona 'Amin...' dedim."
Demek ki ne yapacağız?.. Rasûlüllah'ı seveceğiz. O oniki rekâttan
sonraki ilâhiyi ezberleyin!.. Bandını alın, Rasûlüllah'ı sevin!.. Rasûlüllah'ın
aşıklısı olmamız lâzım!.. Hepimizin Rasûlüllah'ı sevmeyi öğrenmesi lâzım!..
Sevgi de bir eğitimdir. Sevgi de öğrenilir, aşılanır. Çocuklarınızı
Rasûlüllah sevgisiyle yetiştireceksiniz. Rasûlüllah'ı sevecek çocuk,
candan sevecek!.. Siz Rasûlüllah'ı candan seveceksiniz!.. Sözünü,
hadisini, nasihatını tutacaksınız!.. İçinizde Rasûlüllah sevgisi
olmadan, hakîkî müslüman olamazsınız.
--Rasûlüllahla ilgili kalbindeki duygular nasıl?..
--Boş..
--Olmadı!
Diyor ki, Peygamber Efendimiz:
(Vellezî nefsî biyedihî) "Canım elinde olan Allah'a yemin
olsun ki, (lâ yü'minü ehadüküm) sizden biriniz hakîkî mü'min olmuş
olamaz; (hattâ ekûnü ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ven nâsi
ecmaîn) ben ona babasından da, evlâdından da, bütün öteki insanların
hepsinden de daha sevgili olmadıkça, o hakîkî iman etmiş olmaz!"
diyor.
Rasûlüllah'ı sevecek, nasıl sevecek?.. Babasından da daha çok
sevecek!.. Nasıl sevecek?.. Evlâdından da daha çok sevecek!.. Nasıl
sevecek?.. Dünyada hangi insanı seviyorsa, sevilebilen insanların hepsinden
de daha çok sevecek!.. Karısından daha çok sevecek, nişanlısından daha çok
sevecek!.. Bunu yapmayınca, gerçek mü'min olmuyor.
O halde, Rasûlüllah sevgisini de elde etmeye çalışmak lâzım!.. İmanın
anahtarıymış, esrârıymış. Rasûlüllah'ı bilmiyor, Rasûlüllah'ı tanımıyor,
Rasûlüllah'ın mesajını anlayamamış... Rasûlüllah'ın nasihatlarını
tutmuyor, Rasûlüllah'ın sünnetine sarılmıyor... Rasûlüllah'ın ümmetine
merhametle bakmıyor, onlara hizmet arzusu taşımıyor, iyilik yapmıyor...
Olmaz! Boşuna uğraşır, yerinde sayar. Belki yerinde saymaz ayağı kayar, uçuruma
yuvarlanır, daha beter olur. Rasûlüllah'ı sevecek!..
Onun için, Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemizi alışmış olduğumuz uyuşukluklardan
sıyırsın, kurtarsın... Uyuşuğuz, alışmışız; hangi yaşa geldiysek bu
yaşa kadar ki uyuşukluklarımızla yuvarlanıp gidiyoruz. Nereye doğru
gidiyoruz?.. Ömrün sonuna doğru, ecele doğru yuvarlanıp gidiyoruz. Her gün
camilerin önünden birileri cenaze namazı kılınıp ahirete gönderiliyor.
Bir gün sıra bize de gelecek, bir gün biz de öleceğiz. Belli olmaz, gence
de yaşlıya da gelebilir. Hazırlık yapmamız lâzım, uyanmamız lâzım!..
Bunun için de ilkönce silkinmemiz lâzım!.. Alışkanlıklarımızdan sıyrılmamız
lâzım!.. Herkesin bir alışkanlığı vardır şimdi... Şöyle herkes kendi
kendisini yoklasın, etrafındaki insanlara da bir baksın: Oturuş alışkanlığı
vardır, giyim alışkanlığı vardır, konuşma alışkanlığı vardır, şaka
alışkanlığı vardır... Eğlence alışkanlığı vardır... vs. Bir
silkineceksin, bakalım senin alışkanlıkların Allah'ın rızâsına uygun
mu, değil mi?..
Alışkanlık çok büyük bir belâdır. Alışkanlık belâsına insan uyuşuk
durur, yapması gereken işleri yapmaz. Hazırlıksız olur, hazırlıksız ölür,
ahirette pişman olur. Bir kere alışkanlıklardan sıyrılacağız, aklımızı
başımıza toplayacağız. "Hayatımın şu noktasına gelmişim ben,
bundan sonra iyi bir müslüman olmak için ne yapmam lâzım?.. Demek ki, bu
vaaza gelinceye kadar bu meselelir hiç düşünmemişim, doğru söylüyor
hoca... Binâen aleyh, ben bunları düşüneyim!" diyeceksiniz.
İşte insan düşünmeye başladı mı sevab kazanmağa başlıyor. Çünkü,
dinimizde:
(Lâ ibâdete kettefekkür) "Tefekkür kadar kıymetli ibadet
yoktur." Düşündükçe bulur insan... Hem de neyi isterse, Allah ona onu
sonunda erdir. Kim neyi isterse sonunda muradına erer. Arayan Mevlâsını da
bulur, belâ arıyorsa belâsını da bulur. Hani sataşır birisi, "Be
adam, belâ mı arıyorsun? Defol, çekil karşımdan!.." dersin. Belâsını
arayan belâsını bulur, Mevlâsını arayan Mevlâsını bulur.
(Vallàhu yed'û ilâ dâris selâm) "Allah hepinizi cennetine dâvet
ediyor." Hafız okudu, ben de tercümesini yaptım. Allah hepinizi
cennetine dâvet ediyor; buyurun, buyurun cennetine!.. Cennetine girmek için
neler yapmanız gerekiyorsa araştırın, uğraşın! Ramazandan istifade edin,
şu kursu başarılı bitirmeğe çalışın!.. Bayram gelmeden başarılı iyi
bir müslüman olmağa çalışın!..
Alışkanlıklarınız en büyük düşmanınızdır. Nefsiniz en büyük düşmanınızdır.
(A'dâ adüvvüke nefsükelletî beyne cenbeyke) "Senin en büyük
düşmanın senin kendin... Senin iyi müslüman olmana kendin engel oluyorsun,
nefsin engel oluyor; onu yeneceksin!. Nefsini yenmeden namaz kılınmaz. Nefsini
yenmeden oruç tutulmaz. Nefsini yenmezsen ibadete kalkılmaz. Nefsini yenmezsen
günahlardan kesilinmez. En büyük düşman içinde... Şeytanı bağlamış
Allah, ramazanda şeytanları zincirlemiş; nefsin var... Nefsini yeneceksin!...
Ramazan takvâyı öğrenme ayıdır, nefsini yenme ayıdır. Nasıl
yendirtiyor Allah?.. Oruç tutturtuyor, suyu içirtmiyor, yemeği yedirtmiyor;
nefsi yenmeyi öyle öğretiyor. Hem de oruç tutunca da nefis zâten zayıflıyor.
Oruç tuttuğun zaman nefis kabaramıyor. Yemek yese kabarır. Pehlivan gibi
adam, oturuyor masanın başına, bir kuzuyu yiyor. Ondan sonra sen bu adamı
tutabilirsen tut... Neden?.. E bir kuzuyu yedi bu pehlivan, şimdi bu ille bir
şey yapacak.
Hani Karagöz oyununu seyrettiniz mi bilmiyorum, Karagöz ortaya çıkıyor:
"Yar bana bir eğlence!" diye başlıyor bağırmaya... Neden?.. İnsanın
karnı doydu mu, yar ister, eğlence ister, çalgı ister, zevk ister, sefa
ister. Karnı aç oldu mu, derin derin düşünür. Midesinin derdine düşer,
başının çaresine bakmak ister.
Aç duruluyor, nefsi yenmek öğreniliyor. Nefsin hazları, istekleri,
arzuları yapılmıyor, nefsi yenmek öğreniliyor. Gündüz yeniyorsun nefsi,
akşam nefis rövanşı alıyor, nefis seni yeniyor. Olmadı. Olmadı, şampiyon
olamazsın!.. Gündüz sen oruç tuttun, nefsi yendin; o zaten pusuda, gülüyor
sana: "Tamam, tamam anladık, oruca alışmışsın sen, akşama kadar aç
durmasını, susuz durmasını biliyorsun! Akşam ben sana gösteririm!"
diyor. Akşam gösteriyor.
Gündüz oruç tutuyor, akşam tiyatroya gidiyor, keyfe idiyor, zevke
gidiyor. Bizim televizyonlar da, gazeteler de program yapıyor. Eski ramazanlar
diyor, hocalardan bahsetmiyor; kantoculardan, tiyatroculardan, eğlencecilerden,
bilmem nelerden bahsediyor. Güyâ ramazan programı... Ramazan programı değil
bu, şeytan programı!.. Eğlence programı bu!.. Gündüz nefsini yeniyor, akşam
nefsine yeniliyor Beyoğlu'na gidiyor. --Ben İstanbullu olduğum için orayı söylüyorum;
buranın Beyoğlu neresi, bilmiyorum.-- Beyoğluna gidiyor, tiyatroya gidiyor.
Direklerarasına gidermiş eskiden... Fesini eğermiş, bıyığını burarmış.
Kantocuya gidermiş, şarkıcıya gidermiş... E ne oldu?.. Sevab gitti elden!..
Gündüz oruç tuttu sevab kazandı, akşam tiyatroya gitti günah kazandı. Gündüz
o nefsini yendi, gece nefsi onu tuşa getirdi. Şeytan onu altetti. Olmaz!.. Gündüz
kazandığın kuvvetle gece de nefsini yeneceksin. Hem de ramazandan sonra da
yeneceksin de, artık iyi kul olacaksın.
Bir kurs geçirmişsin, seni almışlar eğitime... Eline şu kadar mermi
vermişler. Şu kadar tabanca atıyorsun, 12'den vurmayı öğreniyorsun. Takır
takır, takır takır boşalttığın zaman hep onikiyi vuruyorsun. "Bir ay
eğitim gördü bu, birinci sınıf komando oldu." diyorlar. Ramazandan
sonra, ne atarsa hepsi karavana... Ne oldu, hani bu bir aylık eğitim?..
Komando elini kaldıramaz, komando kıpırdayamaz, komando karşısındakine bir
şey yapamaz... Her seferinde tuşa gelir. Ne oldu bunun eğitimi?.. Demek ki,
tutmadı.
Onun için, ramazan güzel yaşanmazsa, tutmaz. Ramazanı ciddî yaşamak lâzım!..
Ramazanda nefsi, gündüz yendiği gibi gece de yenmek lâzım!.. Ramazanda
nefsi yenmeyi öğrenince, sene boyunca da yenmek lâzım!.. Ömür boyunca
Allah'ın iyi kulu olmak lâzım!.. Takvâyı öğrenip, Allah'ın sevgili kulu
olup, evliyâsı olup, Allah'a evliyâsı olarak gitmek lâzım!.. Dostu olarak
gitmek lâzım!.. Dostun dosta gidişi gibi, Mevlânâ Celâleddin Efendimiz'in
şeb-i arusu gibi gitmek lâzım!.. Ölüm gecesi düğün gecesi olmalı!..
Sevine sevine, gözünden perdeler kaldırılıp cennetteki makamlarını göre
göre gitmeli insan... Ona hazırlanmalı!..
Ramazan cennete hazırlanma ayıdır. Ramazan nefsi ıslah ayıdır. Ramazan
iyi müslüman olma ayıdır. Üçtebiri de geçmiştir, kalmıştır elinizde
üçteikisi; bu da geçer. Bu da rüzgâr gibi geçer, aklınızı başınıza
toplayın!..
Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemizi nevm-i gafletten ikaz eylesin... Gaflet
uykusundan uyandırsın, ârif, âgâh kullarından eylesin... Âşinâsından
eylesin, evliyâsından eylesin... Ömürlerimizi rızâsına uygun geçirmeye
muvaffak eylesin... Tevfikını refik eylesin, has kullarından olmayı nasib
eylesin... Hüsn-ü hâtimeler ile ahirete göçmeyi nasib eylesin... Cennetiyle
cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin...
Bihürmeti esrârı sûretil-fâtihah!..
(Teravih namazının 12. rekâtından sonra müezzin tarafından okunan ilâhi:)
ŞAHİDİM ARZ U SEMÂDIR
Şahidim arz u semâdır bütün ecrâmiyle,
Aşıkım sıdk ile ben Hazret-i Şâh-ı Rusûle,
Yaksa da âh-ı derûnum beni bu hasret ile,
Tâkati yok dilimin halimi takrîre bile,
Ey bâd-ı sabâ uğrarsa yolun semt-i Haremeyn'e,
Ta'zimimi arzeyle Rasûlüs Sakaleyn'e!..
Bu günahkâr gidişin son demi bilmem ne olacak?
Gelecek bir gün ecel, kâse-i ömrün dolacak,
Yevme lâ yenfeûda her kişi râhın bulacak,
Aman ey Kân-ı Kerem, yok elimden tutacak,
Ey bâd-ı sabâ uğrarsa yolun semt-i Haremeyn'e,
Ta'zimimi arzeyle Rasûlüs Sakaleyn'e!..
Hâkine yüz sürmek için ne yüzüm ne imkânım var...
Tahsis-i şefaat kebâir ehline, imanım var...
Aman ey Kân-ı Şefâat, pek büyük isyanım var...
Ey bâd-ı sabâ uğrarsa yolun semt-i Haremeyn'e,
Ta'zimimi arzeyle Rasûlüs Sakaleyn'e!..
9. 2. 1995 / 9 Ramazan 1415
Kapı Camii - KONYA
|