|
TEVBEYİ TE'HİR
Euzü billâhi mineş şeytànir racîm.
Bismillâhir rahmânir rahîm.
Elhamdü lillâhi rabbil àlemîn... Ves salâtü ves selâmü alâ seyyidinâ
muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn... Ve men tebiahû biihsânin ilâ
yevmid dîn...
Toplanmış olduğunuz için size bir hadis-i şerif okumak istiyorum. Ondan
sonra da ders tarifi talebi olduğu için, tarikata giriş dersi tarif edeceğim.
Evvelâ hadis-i şerifi okuyalım, bir nasihat olsun mübarek ramazan gününde...
Not alırsınız, inşaallah istifade edersiniz.
Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:
(Yekulüllahu teâlâ) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
Bu okuduğum bir hadis-i kudsîdir. Hadis-i kudsîler böyle olur. Allah-u Teâlâ'nın
ne buyurduğunu Peygamber Efendimiz kendi sözleriyle bize anlattığı zaman,
ona hadis-i kudsî deniliyor.
(Yekulüllahu teâlâ:) "Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor
ki:" diyor Peygamber Efendimiz... Kendisinin gönlüne Allah-u Teâlâ
Hazretleri demek ki, böyle buyurmuş; o da biz mü'minlere bildiriyor. Biz de
can kulağıyla dinleyelim:
(Yebni âdem!) "Ey Ademoğlu!" diyor. Oğul demesi, kızlar
hariç demek değildir. Hepimiz Hazret-i Adem'in evlâtları olduğumuz için,
hepimiz bu hitaba dahiliz. Allah-u Teâlâ Hazretleri, "Ey insanlar!"
diyor bize...
(İlâ metâ tatlubüt tevbete ve tüsevvifül evkàt?) "Ey
insanoğlu! Ne zamana kadar içinden tevbe etmeyi söyleyeceksin, düşüneceksin,
niyet edeceksin ama, vakti geciktireceksin?.. Ahirete rağbet edeceksin ama,
ahiret için çalışmayı ne zamana kadar bırakacaksın?.."
Bu bir soru... Sorular insanın aklını toplasın diye sorulur, cevabını
versin bakalım diye sorulur. Şimdi burda Allah-u Teâlâ Hazretleri biliyor
ki, mü'min kulları tevbe etmek istiyor. Tevbe ne demek: Allah'ın yoluna dönmek,
Allah'ın yoluna girmek, Allah'ın istediği iyi bir kul olmak... Bunu herkes
istiyor ama, (ve tüsevvifül evkàt) vakitleri tehir ediyorlar.
Meselâ, hacca gidecek; "İhtiyarlayayım, öyle gideyim!" diyor.
Namaz kılacak, hayırlı bir şey yapacak; "Şu zaman geçsin de öyle, çoluk
çocuğumu evlendireyim de öyle, biraz ihtiyarlayayım da öyle, biraz vakit geçsin
de öyle..." diyor. İnsan her hayırlı işi, hemen aklına geldiği zaman
yapmalı! Hayırda acele etmek lâzım, hayrı tehir etmemek lâzım ama,
insanlar çoklukla tevbesini te'hir ederler. "Biraz ihtiyarlayayım da, kırkımı
geçeyim de, yaşlanayım da, şöyle olsun da, böyle olsun da..." diye
ileri bir tarihe atarlar; buna tesvif denilir.
Bizim fakültede arkadaşlarımız vardı, bizi severlerdi, konuşurduk. Ben
onlara biraz yardım filân etmiştim. Modern insanlardı. Karısı kocası doçent,
hoca... Müslümanı seviyorlar, namazı niyazı seviyorlar.
"--Hadi başla namaza!.."
"--E işte biraz vakit geçsin de öyle... Başlayacağım, tamam hocam!
Hatamı biliyorum, kusurumu biliyorum."
"--Biliyorsan, başla!.."
"--Başlayacağım..."
İşte bu ilerde başlayacağım demeye tesvif deniliyor. Bu şeytanın
oyunlarından bir tanesidir. Şeytan insanı çeşitli şekillerde hayırları
yapmaktan alıkoyar. Şerri yaptırmak ister. Şerri yaptırmağa kandıramazsa,
hayrı yaptırmamak ister. Hayrı yaptırmamağa kandıramazsa, ille niyet etmişse,
hayrı yapacak gibiyse insan; bu sefer te'hir ettirmeğe gayret eder.
"Yaparsın canım tamam, biraz sonra yaparsın! Bir kaç sene sonra
yap!.." filân diye yapılacak şeyin cinsine göre onu geriye attırmağa
çalışır.
Tesvif şeytanın bir oyunudur; bunu bileceğiz. Hele tevbe dediğimiz şey,
hayatın önemli bir işidir. Tevbe Cenâb-ı Hakk'ın yoluna dönmek demek...
Tevbeyi insanlar sanıyor ki, eline tesbihi alıp "Estağfirullah tevbe yâ
Rabbi!.. Tevbe yâ Rabbi!.. Tevbe yâ Rabbi!.." demek sanıyor.
Hazret-i Ali Efendimiz Kûfe mescidine girmiş. Birisi böyle kenarda tevbe
ediyormuş. "Tevbe yâ Rabbi!.. Estağfirullahel azîm ve etûbü ileyh...
Estağfirullahel azîm ve etûbü ileyh..." diyormuş. "Ba bak! Böyle
sırf diliyle 'Estağfirullah tevbe' demek, yalancıların tevbesidir."
demiş. Çünkü tevbe, dönüş demek... Lafla dönüş olur mu? Hâli dönecek
insanın... Dön bakalım, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna gel bakalım!.. Gir bakalım
bu yola!.. Tevbe o...
Yanlış yolu bırakıp doğru yola gelecek... Başı açıksa, başını
kapatacak... Namaz kılmıyorsa, namaza başlayacak... Oruç tutmuyorsa, oruca
başlayacak... Kötü huyları varsa, terkedecek... Cenâb-ı Hakk'ın
emirlerini tutamıyorsa, tutmağa girişecek... Dönüş yapacak. "Döndü
bu insan, değişti." diyecek etrafındakiler...
Kimisi dönmeyi, değişmeyi istiyor da, te'hir ediyor. İşte Allah-u Teâlâ
Hazretleri burda: "Ne zamana kadar tevbeyi isteyeceksin de, bunu te'hir
edip duracaksın?" diyor.
Bazı insanlar var... Meselâ ben, Fatih'te otobüse bindim, oturdum. Kadının
birisi geldi, kendisi açık... Ama, otobüse çıkarken "Eûzü billâhi
mineş şeytànir racîm. Bismillâhir rahmânir rahîm." diye güzel
besmele çekerek giriyor. İmanın var mâdem kapansana!.. Bizim hacı hanımı
görüyor yanımda, "Mâşâallah, mâşâallah, ne güzel kapanmış!"
diyor. Mâdem mâşâallah, mâdem güzel; sen de kapan!.. Kapanmak Allah'ın
emri, ne diye te'hir edeiyorsun?.. "İşte ne yapalım, Allah kusurumuzu
affetsin..." Affetsin ama, sen duruyorsun kusurda... Kusurda dururken
affetmez Allah... Kusurdan vaz geçince, çıkınca, dönünce affeder.
Onun için bu hadis-i şerifin ilk başında hemen: "Dönüşünü
yapacaksan yap! Ne diye te'hir ediyorsun, ne zamana kadar te'hir edeceksin ey
Ademoğlu?.." diyor. Hemen yapmak lâzım!.. Onun için bir hadis-i şerifte
buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:
(Accilû bit tevbeti kablel mevt) "Bak ölüm birden geliverir,
ne zaman geleceği belli olmaz. Trafik kazası olur, kalb krizi olur, şöyle
olur, böyle olur... Genci gider, yaşlısı gider. Hasta yaşar da, hastanın
başında bekleyen gider bazen... Torun gider de dedesi sağ kalır. Allah'ın işi
belli olmaz! Onun için, ölüm gelmeden dönüşü yapmak lâzım!.. Tevbe
hemen yapılmalı!.."
Tevbe ayını geçtik aslında... Üçayların başında tevbe etmek lâzımdı
aslında... Bu zamana kadar receb ayı geçti, kandiller geçti, şaban ayı geçti...
Allah'ın kullarını affettiği aymış receb ayı...
(Recebü şehrullah) "Receb Allah'ın ayıdır." Ne demek?..
Bütün aylar Allah'ındır, bütün seneler, bütün dünya, bütün ahiret,
her şey Allah'ın da; yâni Allah'ın kullarını affettiği, tevbesini kabul
ettiği ay... Onun için, o zamandan tevbe etmek lâzımdı. Ama neyse, ne
zamansa insanın hemen tevbeyi yapması lâzım!.. Bir an bile sonraya bırakmamalı,
hemen o anda yapmalı!..
(Ve terğabu fil âhireti ve tetrukül amel) "Hem ahirete rağbet
ediyorsun, canın cenneti istiyor da hani amel-i sâlih, hani hayır hasenât,
hani ibadet tâat?.. Hem ahirette cenneti istiyorsun, hem de cennete yararlı işleri
yapmıyorsun, hâlâ o işlere başlamamışsın!.. Ne zamana kadar sürecek?"
demiş oluyor bu hadis-i şerifte... Peygamber Efendimiz naklediyor ama, Allah
soruyor. Allah ona bildirmiş, o da bize naklediyor: "Ey kullarım! Ne
zamana kadar cenneti isteyeceksiniz de dönüşü te'hir edeceksiniz?.. Ne
zamana kadar ahireti isteyeceksiniz de, cenneti isteyeceksiniz de cennet için
çalışma hâlâ yapmayacaksınız?.. Ne zamana kadar devam edecek bu gaflet?..
Ne zaman aklınız başınıza gelecek de, kendinizi toparlayacaksınız?.."
(Tekulü kavlel âbidîne ve ta'melü amelel münâfikîn) "Ey
Œdemoğlu, ne yapıyorsun sen?.. Abidlerin sözünü söylüyorsun ama, münafıkların
amelini işliyorsun. Konuşmaları güzel insanların... Onu için eskiler demişler
ki:
(Ennasîhatü sehvin) "Nasihat kolaydır. (vel müşkilü kabûlehâ)
Zor olanı kabul etmektir." Nasihatı anlayınca, kabul edecek insan...
Peygamber Efendimiz'in zamanının insanları, sözü hemen kabul ederlerdi, anında
dinlerlerdi. Bu zamanın insanları da sözü dinliyor, kırk defa düşünüyor,
haklı olduğunu da anlıyor; yine de yapmayı te'hir ediyor, yapmıyor.
Peygamber Efendimiz'e, "İçki haramdır." ayeti indi; kimin evinde
içki varsa, sokaklara döküverdi. Medine'nin sokaklarından içkiler aktı sel
gibi... Neden?.. Ayet inmiş dediler, bitti. Şimdi millete söylüyorsun; anası
müslüman, babası müslüman, çocuk içkiye alışmış, bırakmıyor. İçki
günahtır diyorsun, bırakmıyor. Ama söz olarak nasihat ediyor. Almış karşısına,
"Sigara içme!" diyor, kendisinin cebinde sigara paketi var... Doğrusunu
söylüyor karşısındakine, kendisi doğruyu yapmıyor.
Abidlerin sözünü söylüyor, münafıkların yaşayışıyla yaşıyor.
Nedir münafıkların ana vasıfları?.. Münafık konuştuğu zaman yalan söyler,
va'dettiği zaman va'dini tutmaz, kendisine emanet olunduğu zaman emanete hıyanet
eder. Yâni kaypak insan, güvensiz insan... Münafık böyle biri... Sözü başkadır,
işi başkadır. Mü'min böyle olmaz. Mü'minin işi sağlam olur, sözüne sadık
olur, sözü senettir.
Birisi gelmiş İstanbul'daki bir dostumuzun mübârek babasına: --Vefat
etti, Allah râzı olsun. Mirasını da oğlu hemen cami yapmağa harcadı, helâl
yere gitti.-- "Hacı baba, çok ihtiyacım var, borç istiyorum!" demiş.
"Evlâdım, kasa orda! Git oraya, ne kadar borç istiyorsan al!" demiş.
Kendisi bile gitmemiş kasanın başına... Gitmiş o da ordan ne kadar para aldıysa
almış. Ne kadar zaman geçtiyse, gelmiş: "Hacı baba, hani senden bir
borç almıştım ya, borcumu getirdim." demiş. "Evlâdım, kasa
orda! Götür parayı oraya koy!" demiş.
Oğlunun dükkânına gelmiş. Bakmış senetler, faturalar, bir şeyler
masanın üstünde duruyor. "Bunlar ne?" demiş. "İmzalı
senetler..." "Vah vah vah!.. İşimiz böyle kâğıtlara mı kaldı.
Bizim zamanımızda bir sözle dükkândaki bütün malları gönderirdik; o da
öderdi. Söz namus demekti, sözü herkes tutardı. Vay vay vay, iş şimdi böyle
kâğıda mı kaldı?" diye garipsemiş, ayıplamış. Hacı baba eski çağın
insanı olduğu için, bu çağın uygulamasını anlayamıyor, ayıplıyor. E
bu neden?.. İnsanlar mü'minliği bıraktı, münafıklaştı. İnsanlar sözünü
tutmayı bıraktı. Konuşmaya gelince laf çok, laf tatlı; ama işine bak
bakalım! Bakalım işi nasıl?..
Bir hadis-i şerif yazmışlar, bir yerde okudum duvarda... Diyor ki:
"Bir insanın namaz kılması, oruç tutması seni ona îtimad ettirip de
hemen aldatmasın, gevşetmesin! Muamelesine bak bakalım, nasıl muamelesi?..
İşi nasıl?.." Oruç da tutuyor, namaz da kılıyor ama; işi çarpık
oluyor, yamuk oluyor, kötü oluyor, hileli oluyor, bozuk oluyor, ters oluyor,
yalan oluyor, yanlış oluyor.
Şimdi gelirken sordum:
"--İsparta'da bir halı seccâde kaç para, nasıl?" filân
diye...
"--Hocam! Çürük malzeme kullanmağa başladılar, müşterilerin rağbeti
kalmadı." dediler.
Bir defa aldatır bir müşteriyi... Halbuki iyisinden alsaydı, temiz
iplikten, sağlam iplikten alsaydı... Emek veriyor bunu, bir ay bunu dokuyor. O
zaman beğenilecekti, iyi para edecekti. Çorap çürüklerinden yapılmış
ipliklerle bir tane yaptı; çürük olunca, müşteri de ikinci sefer almadı.
"Şimdi çok rağbet yok İsparta'daki seccadelere!.." Gördüğüm
arkadaş böyle söylüyor. Neden?.. Mü'min işi olmaktan çıktı, işler hep
hileye döndü. Hep yalana yanlışa, hileye hüd'aya döndü.
Rabbimizin bu sözü, sitemli bir sözdür. "Abidler sözünü söylüyorsun
ama, münafıklar işini yapıyorsun! İşin münafıklar gibi..." diyor.
Nasıl olacak?.. Her işimiz mü'min işi olacak! Her işimiz çok güzel
olacak, Allah'ın rızâsına uygun olacak!..
(İn u'tîte lem takna') "Sana bir şey verilirse, kanat
etmiyorsun! (ve in ublîte lem tasbir) Başına bir imtihan gelirse Allah
tarafından, sabretmiyorsun!" Mü'min nasıl olacak?.. Mü'min rızkına
kanaat edecek!.. "Elhamdü lillâh çok şükür bu hâlime, bu günüme!.."
diyecek.
Çanakkale'de birisiyle konuşuyorduk. "Çok mübarek bir karıkoca var
burda... Çok dindar, çok iyi insanlar..." dediler, "Fakir..."
dediler. Ben de, şunları bir ziyaret edeyim dedim. Ziyarete karar verdik,
gittik.
Evleri yok adamların, tenekeden bir kulübeleri var... Şu koltuğun olduğu
yere sığar, o kadarcık bir yerde... Karı-koca orda kalıyorlar. Aman ne
memnun kadıncağız, ağzı ne kadar dualı... "Elhamdü lillâh, şu
nimetlere bak!" diyor, "Şu hâlimize bak!" diyor. Yâni utandım.
O kadarcık kulübenin içinde, ayakta dik duramıyorsun. Sandık gibi şeyin içinde,
karı koca ihtiyar zavallılar... "Çok şükür hâlimize... Şu nimetlere
bak, Allah'a hamd ü senâlar olsun... Biz kimiz, bizi ziyarete gelmişsiniz;
ziyaret edilecek insan mıyız?" diyor. Kanaat var...
Kanaat, gönül zenginliği insanı mutlu eder. Kanâatsızlık, da nimetler
içinde yüzse insanı huzursuz eder. Çok şükür, bak karnımız tok, sırtımız
pek... Elhamdü lillâh, şükredilecek nice nice nimetler var... Gözümüz görüyor,
aklımız çalışıyor. Başımızda bombalar patlamıyor, minarelere bomba atılmıyor.
Çeçenistan gibi değil, Bosna gibi değil... Elhamdü lillâh, ne kadar güzel
şeyler var...
O halde insan verilen nimetin kadrini bilmeli ve kanâat göstermeli!.. Başına
da bir imtihan gelirse; gelir mi gelir, peygamberlere gelmemiş mi?..
Peygamberler hasta olmuş mu, olmamış mı?.. Olmuş. Peygamberler üzülmüş
mü, üzülmemiş mi?.. Ne üzüntüler geçirmişler. Peygamberler iftirâya uğramış
mı?.. Aman Allah! İnsanlar neler söylemişler, ne sıkıntılar çekmişler,
ne üzüntüler görmüşler. Binâen aleyh, bunların hepsi imtihandır diyecek
müslüman... İmtihana iyi cevap vermeğe çalışacak!..
(Te'mürun nâse bil hayri ve lâ tef'alühû ve tenhâ aniş şerri ve lâ
tünhâ anhü) "İnsanlara hayrı emrediyorsun, kendin yapmıyorsun; şerri
yapmayın diye söylüyorsun, kendin yapıyorsun! Böyle şey olmaz!
(Ve tühibbüs sâlihîn, ve leste minhüm) Salihleri seviyorsun ama,
onlardan değilsin! (Ve tübğıdul münâfikîn, ve ente minhüm) Münâfıklara
kızıyorsun ama, münâfıkların sıfatı sende var!.. Böyle olmaz ey Ademoğlu!"
diye Rabbimiz umûmî olarak söylüyor. Tabii, umûmî olarak söylenen sözlerin
içinden herkes hissesini alır.
Diyor ki, Peygamber Efendimiz: "Münafıklığın sıfatları vardır.
Bu sıfatların hepsi bulunursa bir insanda, hâlis muhlis tam münafık olur.
Bir tanesi olursa, münafıklıktan bir parça bulunmuş olur." Onun için
insanda buna benzer şeyler varsa, bunları yapmamalı!..
Şimdi çocuğa söylüyoruz: "Evlâdım doğru sözlü ol, yalan söyleme!"
diyoruz. Ondan sonra telefon çalıyor; "Evde yok de!" diyoruz. Hani
yalan söyleme diyordun çocuğa, ne oldu?.. Hani yalan söylemeyecektin?.. Çocuk
da anlıyor onu, "Hani sen bana yalan söyleme demedin mi?" diyor. Büyüğüne
söylüyor, çocuğun aklı daha muntazam çalışıyor. "Baba böyle şey
olur mu?.. Anne böyle şey olur mu?.." diyor. "Sus, sen konuşma!"
diyor ama; niye konuşmasın çocuk doğru, çocuk haklı, büyük haksız...
Onun için iyiliği emreden insan, iyiliği evvelâ kendisi yapmalı!..
Kendisi yaptığı zaman, sözünün tesiri çok olur. Mânevî bakımdan da müessir
olur.
Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri vaaz kürsüsüne çıkmış vaaza... Eûzü
besmele çekmiş, basit bir sözden başlamış: "İşte evde vâlide hanım
şöyle yaptı da, böyle yaptı da..." filân derken, daha vaazın asıl
mevzuuna girmeden ahlar, vahlar... Göz yaşları şarıl şarıl akmağa başlamış.
Daha vaaza başlamadı ki, daha sözün başında... Evde şöyle oldu da, böyle
oldu da, ben buraya şöyle geldim derken millet ağlamış. Feyiz taşıyor böyle...
Neden?.. Mübarek insan...
Oğlu da diyormuş ki: "Ben de bir kürsüye çıksam, bak neler söyleyeceğim!"
Babası onu hissetmiş. "Hadi bakalım, bu haftada sen vaaz ver!" demiş.
O da hazırlanmış, güzel güzel... Millet dinlemiş dinlemiş, ne heyecan
var, ne bir şey... Neden?.. Birisi kendisi yaşıyor, söylediğini kendisi
tatbik ediyor; o zaman sözünün tesiri oluyor. Öyle yapmacık sözlerle, özenerek
bezenerek söylese bile insan, kendisi yapmadığından tesiri olmuyor.
Onun için, insan hayrı söyleyince evvelâ kendisi yapmağa çalışmalı;
şerri yapmayın dediği zaman da, evvelâ kendisi yapmamalı!.. Salihleri
seviyorsa; --salihler, yâni Allah'ın sevgili, iyi kulları-- onlardan olmağa
çalışmalı!.. Münafıkları sevmiyorsa, "Aman münafıkların hali gibi
hal bende olmasın!" diye gayret etmeli!..
Meselâ münafıkların hâli nedir?.. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki --nümûne
olsun diye söylüyorum-- "Erkekler yatsı ve sabah namazlarına camiye
gelmeye dikkat etsinler; çünkü bu iki namaza münafıklar gelemezler!"
diyor. O zaman bir insan sabah namazına camiye gidemiyorsa, yatsı namazına
camiye gidemiyorsa; "Eyvah! Bende münafıkların hali var... Münafıklar
gibi ben evde mi duracağım?" diyecek, camiye koşacak. Sabah namazını
camide kılmağa gayret edecek!.. Mâdem münafıkları sevmiyoruz, münafıklığı
sevmiyoruz; o halde onlardaki bir sıfat bizde olmasın diye gayret edeceğiz. Mâdem
ki, salihleri seviyoruz; onlar gibi olmağa çalışacağız.
Biz çok faydasını gördük. Mübarek insanların menkabesini, hayatını
okumakta, anlatmakta, dinlemekte çok fayda var... Çünkü, insanoğlu görüyor,
iyi insan, dindar insan nasıl oluyormuş ona özeniyor, ona heves ediyor.
Hazret-i Aişe-i Sıddîka Validemiz... Bir çok şey gelmiş eve, akşama
kadar hepsini dağıtmış. Hizmetçisine, "Al şunları filânca aileye götür!..
Al bunları falanca aileye götür!.. " diye, gelen bir yığın ne varsa
hepsini tasadduk etmiş, hayra vermiş. Akşam ezanı okunmuş. Oruçlularmış.
Hizmetçisi dayanamamış:
"--Ey mü'minlerin annesi, biraz da bize ayırsaydın! Bak herkese
verdin, kendin oruç da tutuyorsun. Kuru ekmekten, hurmadan başka bir şey
yok!.." demiş.
"--Vaktinde söyleseydin, onu da yapardım. Aklıma gelmedi." demiş.
Bak, salih insanların hali nasıl! Nasıl hayra hasenâta veriyorlar!..
Hazret-i Ali Efendimiz ailesiyle oruç tutmuş. Sofraya oturmuşlar. Bir
fakir, miskin gelmiş, "Allah rızâsı için bir şey verin, karnım aç!"
demiş. Vermişler yiyeceklerini, aç kalmışlar. Sabredelim bari demişler.
Ertesi gün yine oruca niyetlenmişler, aç tutmuşlar.
Tam ertesi gün yemek hazırlamışlar, sofrada yiyecekler; kapı yine çalınmış.
Yetimin birisi gelmiş, "Açız, yiyecek bir şeyler varsa verin!"
demiş. Hadi ona vermişler.
Yine aç olarak oruca devam etmişler. Üçüncü akşam sofrayı kurmuşlar;
bu sefer bir esir gelmiş. "Açız, bir şey verin!" demiş. Yemeği
ona vermişler.
Ayet iniyor:
(Ve yut'imûnet taâme alâ hubbihî miskînen ye yetîmen ve esîrâ.)
"Allah sevgisini kazanmak için yemeklerini miskinlere, yetimlere, esirlere
verirler." ayet-i kerimesi onun üzerine inmiş. Ve ne derler:
(İnnemâ nüt'imuküm livechillâh) "Biz Allah rısazı için
bunları veriyoruz. (Lâ nürîdü minküm cezâen ve lâ şükûrâ)
Para, pul, karşılık da istemiyoruz, teşekkür de istemiyoruz. Yaptığımız
Allah rızâsı için..."
İnsan bunları duyunca ne yapıyor?.. Kendisi de onlara özeniyor, onlar
gibi olmağa çalışıyor. Onun için salihlerin hayatını okumak lâzım ve
onlar gibi olmağa çalışmak lâzım!..
Bizim dergilerimizin yayınları arasında, "Sahabe Hayatından
Tablolar" diye kitaplar neşredildi. Koca koca ciltler... Onları okumak lâzım!..
Hanım sahabelerin hayatları nasıl, neler yapmışlar; onlar bilinsin diye
onları neşrettik. Onları okursanız, salih hatunlar nasıl yaşamışlar, nasıl
ibadet etmişler, nasıl düşünmüşler; onlar iyice anlaşılır.
(Tekulü mâ lâ tef'alü ve tef'alü mâ lâ tü'meru)"Ey Ademoğlu!
Yapamayacağın işleri söylüyorsun ve emrolunmamış işleri yapıyorsun."
Ademoğullarından iki kusur daha söyleniyor burda... (Teklü mâ lâ
tef'alü) "Yapmayacağın işi söylüyorsun!" Bazı insanın
va'di çok olur, palavracı olur yâni... Düşünmeden şöyle yapacağım, böyle
yapacağım diye söyler. Yapmayacağını söylemek doğru değil... Yapacağını
söylemeli, yapabileceği kadar konuşmalı, özü sözüne, işine uygun olmalı!..
(Ve tef'alü mâ lâ tü'meru) "Emrolunmadığın işi yapıyorsun!"
Bir çok yaptığımız şeyler bakalım Allah'ın emri mi?.. Bir günde yaptığımız
işleri şöyle bir düşünecek olursak, Allah'ın emrini mi yapıyoruz, nedir
yaptığımız işlerin sıfatı?.. Allah'ın emri mi, Peygamber"in sünneti
mi?.. Yoksa nedir yaptığımız; onlara dikkat etmek lâzım!..
(Testevfî hakkake ve lâ tüveffî hakka gayrike) "Birisinde bir
hakkın olsa, sonuna kadar almağa çalışıyorsun da, senin üzerinde
birisinin hakkı oldu mu, onu vermekten kaçınıyorsun!"
Miras bölünmüş, falancanın mirasta hakkı var... Dînî bakımdan ölen
kadının erkek yeğenlerinin hakkı var... Ama, bugünkü medenî kanuna göre
hakkı yok!.. Anasının malını iki kız kardeş bölüşecekler. Ama Allah'ın
Kur'an-ı Kerim'deki emrine göre ikisi bölüşemezler, erkek yeğenlere de pay
gider. E ne yapıyor?.. Vermiyor. Hatırlattığın zaman da, "Nerden çıkarttın
bunu?.." diyor. Ben çıkartmadım ki, Allah'ın emri... Bunu vereceksin!
"Kendi hakkın olsa, kuruşuna varıncaya kadar ararsın. Ama başkasının
hakkını vermiyorsun ey Ademoğlu!.." İğneyi kendine batır, çuvaldızı
başkasına batır. Bakalım, birisi sana hakkını vermediği zaman nasıl üzülüyorsun!..
Nasıl avukat kesiliyorsun, nasıl karşısına çıkıyorsun!.. O halde, sen de
başkasına hakkını tam ver!..
(Mâ min yevmin cedîdin illâ vel ardu tühàtıbüke fîhi feteklü
leke:) "Hiç bir yeni gün yoktur ki, yeryüzü, toprak, şu yer sana o
günde şöyle hitap etmesin: " Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz
bize anlatıyor. Yeryüzü insana her gün şu sesle seslenirmiş, şu sözleri
söylermiş:
(Yebni âdem!) "Ey Ademoğlu! (Yemşî alâ zahrî ve masîrüke
ilâ batnî) Şimdi benim üstümde dolaşıyorsun ama, bir zaman gelecek içime
gireceksin! Kara toprağa seni gömecekler."
(Ve tadhakü alâ zahrî ve gaden ye'külüked dûdü fî batnî) Şimdi
gülüp geziyorsun ama, yarın toprağın altında etini, kemiğini kurtlar
yiyecek."
(Ve yünâdîkel kabru) Kabir de insana şöyle seslenirmiş: (Yebni
âdem!) Ey Ademoğlu! (Ene beytül mes'eleti ve beytül vahşeti ve beytül
vahdeti fe a'mirnî ve lâ tüharribnî.) Ben sorgu sual yeriyim, sorgu sual
eviyim, dikkat et! Kabirde, 'Rabbin kim?.. Peygamberin kim?.. Dinin ne?.. Kitabın
ne?.. Kıblen neresi?..' diye sorgu sual olacak."
(Ve beytül vahşeti) "Tek başına kalma yeriyim. (Ve beytül
vahdeti) Yanında arkadaşın, yardımcın, yoldaşın olmayacak bir
yerim." Kabirde insan yalnız olacak da, yoldaşı kim olacak?.. Yoldaşı
işlediği ibadetler olacak, amel-i salih olacak. Namazı bir yanında, orucu
bir yanında, haccı bir yanında, Kur'an'ı bir yanında, zikri bir yanında,
sadakası bir yanında koruyacaklar kendisini...
Hattâ bir hadis-i şerifte geçiyor ki: Kabre konulmuş bir insan, karşısında
nur yüzlü, mübarek, sevimli bir insan görünce soracakmış:
"--Sen kimsin mübârek?.. Ben kabirde yalnız başıma böyle korkup
dururken, yalnızlık çekerken, ürkerken seni gördüm. Senin yüzün mâşâallah
nurlu, çok sevdim seni, sen kimsin?" diyecekmiş.
O da diyecekmiş ki:
"--Ben senin okuduğun Tebâreke Sûresi'yim! Allah bana bu sûreti
verdi de, senin karşına böyle yoldaş olarak gönderdi."
İnsanlar yoldaş seviyor, arkadaş seviyor diye, Allah Tebâreke Sûresi'ne
o sûreti veriyor, o şekilde onun yanına gönderiyor demek ki... Amellerimiz
de öyle olacak, ibadetlerimiz tâatlerimiz de kabirde yoldaş olacak.
Onun için hadis-i şerifin sonunda Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin şu emri
yer alıyor: (Ve a'mirnî) "O halde beni ma'mur etmeye çalış ey
Ademoğlu! (ve lâ tüharribnî) Beni harab etme, yıkma!.."
Kabrin imarı nasıl olur, kabir nasıl ma'mur edilir?.. İbadetle imarlı
olur. Nasıl harab olur?.. Günahlarla harab olur. Binâen aleyh, insanın
kabrini imar etmesi demek, hayır hasenât yapmasıdır. Harab etmesi demek de,
günah işlemesi demektir. O bakımdan insan ömrü boyunca kabrini imar etmeğe
çalışacak. Yâni hayır hasenât yapacak, oraya girdiği zaman rahat etmesini
düşünecek, kabrini düşünecek!
Elhamdü lillâh, bazan bakıyorum kabir namazı kılıyor hanımlar, hatim
indiriyor vs. Bunların hepsi kabrin imârı babından oluyor.
Şimdi bu hadis-i şerif, Allah-u Teâlâ'nın biz insanlara hitabı oluyor.
Bu hadis-i şeriften çıkartacağımız dersler: Allah'a dönüşü hemen
yapacağız, te'hir etmeyeceğiz. Ahirete mâdem sevgimiz var, cennete sevgimiz
var; cennet için çalışacağız. Sözümüz özümüze uygun olacak, işimiz
münafıkların, kâfirlerin işine benzemeyecek.
Benzemeyecek ama, giyimimizden, kuşamımızdan yaşamımıza kadar her şeyimiz
benzemiş. Nasıl benzetmişler, bu müslüman halkı nasıl döndürmüşler;
bilmiyorum. Dedelerimiz, ninelerimiz nasıldı, bizim şu insanlarımız nasıl?..
Şimdi ben çarşıda pazarda dolaşıyorum, bakmıyorum da; bakmamağa da çalışıyoruz.
Pabucumuzun ucunda olacak gözümüz, etrafa bakmayacağız ama; nerde o müslüman
dedelerin, nenelerin kızları, nerde bugünkü kadınlar!.. Münafıklara değil
kâfirlere benzemiş. Hele hele biraz burası soğuk da şimdi, sıfır derece,
kar var, bilmem ne... Hele git bakalım bir Antalya'ya... Hele git bakalım, bir
yaz gününde Antalya'da dolaşabilir misin?
Bizim arkadaşlardan bir tanesi Antalya'nın köklü ailelelerinden...
Amerika'dan gelmiş, paraları pulları var... Güzel bir ev yaptırmışlar.
Biraz oturmuşlar, bakmışlar ki çocukları elden gidecek, imanları
gidecek!.. Evi de bırakmışlar, Antalya'yı da bırakmışlar, kaçmışlar.
Neden?.. Turistlerden yaşanacak hali kalmadı.
Turistleri bırak, bizim kendi ahalimiz de turistlerden beter oldu. Hani münafıklara
benzemeyecektik?.. Münafıkları da attı da bir kenara, kâfirler gibi
giyiniyor, kâfirler gibi taranıyor, kâfirler gibi boyanıyor, kâfirler gibi
donanıyor, kâfirler gibi yaşıyor... Namaz yok, abdest yok, gusül yok,
ibadet yok, tâat yok, insaf yok, haram helâl duygusu yok... E ne olacak?..
Biz insanoğluna bu sözler az bile... "Sen abidlerin sözünü söylüyorun,
münafıkların işini işliyorsun!" diyor. Şimdiki insanlar kâfirlerin işini
işliyor, imanla hiç ilgisi yok... "Kelime-i şehâdet getir!"
diyorsun, bilmiyor. Namaz kılacak, hiç bir şey bilmiyor. Şurda çantamda kâğıt
var: "Benim annem namaza başlayacak ama, okumaya dili dönmüyor."
diyor. Bu yaşa gelmiş, koca kadın olmuş, bilmiyor. Dedim artık: "Küçük
çocuklara öğretilen İnnâ a'taynâ'yı, Kulhüvallahu ehad'ı öğrensin de,
namazı onlarla kılsın." dedim. Şu hâlimize bak!.. Allah yardımcımız
olsun...
Allah'ın verdiği nimetlere kanâatkâr olacağız. Başımıza Allah
imtihan gönderirse, ona da sabredeceğiz. Hastalık olur imtihan... Fakirlik
olur, kıtlık olur, şu olur, bu olur; sabredeceğiz.
Bizim talebelerimizden bir kızcağız vardı. Evlendi, çok güzel bir çocuğu
dünyaya geldi. Hakîkaten şâhâne güzel bir bebekti. Bebek güzeliydi yâni...
Sevindiler. Problemleri, hastalıkları varmış, biraz da zor olmuş çocukları...
Bir hafta sonra Allah aldı bebeği... Öldü bebek... Ne yapalım? Veren Allah,
alan Allah; sabredeceğiz.
Ne sözler söyledi o bizim talebe... Allah'a ne sözler söyledi, dilini ne
kadar uzattı. §enim ödüm patladı, ben korktum. Delirdi kızcağız, aklı
başından gitti. Ne yapalım; veren Allah, alan Allah... Sabrı da öğren!..
Bizim köyde bir cami imamı varmış. Çocukları doğuyormuş, bir zaman
sonra ölüyormuş. Hani bazan böyle kan uyuşmazlığı oluyor, bir şey
oluyor; ölüyor. Nasıl ağlıyormuş hoca efendi, nasıl yas tutuyormuş!.. Kaç
tane çocuğu böyle ölmüş. Günün birinde bizim köye alim, fazıl, yaşlı
bir zât gelmiş. Tam o sırada hocanın bir çocuğu ölmüş. Hocaefendi çok
da böyle ağlayıp zırlayınca; "Yâhu sen adamsın, otur bakayım şuraya!.."
demiş oturtmuş.
"--Sana bu evlâtları kim veriyor?"
"--Elbette Allah veriyor."
"--Peki, bu evlâtları senden kim alıyor?"
"--Allah alıyor."
"--Sana ne oluyor? Sabret bakalım!.. Böyle hocalık mı olur, böyle
mertlik mi olur? Allah'ın imtihanına sabret bakalım!" demiş.
O da söz vermiş: "Peki..." demiş, sabretmiş. Ondan sonraki doğan
çocuğu ölmemiş. İmtihana bak!..
Onun için, Allah'tan afiyet isteriz. Allah dünyada ahirette afiyet versin
hepimize, hepinize... Hep günleriniz hoş olsun, hep işleriniz rast gitsin...
Öyle olmazsa?.. Öyle olmazsa da sabredin!.. Her zaman yaz olmuyor, bazan kar
yağıyor. Her zaman bolluk olmuyor, bazan kıtlık oluyor. Her zaman sağlık
olmuyor, bazan hastalık oluyor; sabredin!..
İyi bir müslüman sabredecek, gık demeyecek. Allah'tan geldiğini bilecek,
sabredecek. Sabırdan sevap kazanacak. İnsan iki şeyden sevap kazanır:
1. Musîbet gelirse; sabreder, sevap kazanır.
2. Nimet gelirse; şükreder, sevap kazanır.
Bir şükürden sevap kazanır, bir sabırdan sevap kazanır. Eğer nimet
gelir, şükretmezse; sevap kazanamaz, günaha girer. İmtihan gelir,
sabretmezse; hem gelen şeyin acısını çeker, hem de sabretmediğinden dolayı
sevapları kaçar, belki günaha da girer.
Kadının birisi saçını başını yoluyormuş, çok bağırıp çağırıyormuş.
Peygamber SAS yanından geçerken, kadının yanına gitmiş: "Ey hatun sabırlı
ol!.. Allah'ın kaderi ne yapalım? Ne geldiyse başına, olabilir; sabırlı
ol!" demiş.
Kadın sabreder mi? Açmış ağzını yummuş gözünü: "Sen benim başıma
gelen belânın ne olduğunu biliyor musun?" diye bir sürü laf söyleyince,
bakmış ki Peygamber Efendimiz, edebi noksan; yürümüş gitmiş kadının yanından...
Arkadan gelen sahabeden birileri de gitmişler kadını yanına:
"--Be kadın! Bu seninle konuşanın kim olduğunu bilemedin mi?.."
"--Bilemedim." demiş.
"--Yâ o Peygamber SAS Efendimiz'di."
"--Yâ, öyle mi?.."
Koşmuş hemen arkasından;
"--Aman yâ Rasûlallah! Beni seni bilemedim. Kusurumu affet!" demiş.
Buyurmuş ki, Peygamber Efendimiz:
(Essabru inde sadmetül ûlâ) "Sabır ilk başta olacak! Şimdi
sabretsen bile kıymeti yok..." Yâni, sabretsen de sabretmesen de, bir
zaman sonra alışacaksın. Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi?.. Onun için,
sabrederse sevap kazanır insan; sabretmezse, elinden kaçırır.
Bu hadis-i şeriften bu dersi de çıkartıyoruz. Sabırlı olacağız. Eğer
imtihan olursak; bu imtihandır diyeceğiz, sabredeceğiz.
İnsanlara hayrı tavsiye etmek güzeldir; ama evvelâ hayrı kendimiz yapacağız.
Şerri yapmayın diye söylemek, nehy-i münker vazifedir, farzdır ama; evvelâ
kendimiz yapmayacağız.
Salihleri seviyorsak, onlardan olmaya çalışacağız. Münâfıklara, kâfirlere
kızıyorsak, onlara benzememeğe çalışacağız.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
(Hàliful yehûde ven nasàrâ) "Yahudilere, hristyanlara aykırı
davranın, muhalefet edin; onlar gibi olmayın!" buyuruyor. İbadette bile
onlara uymamak lâzım, onların yaptığı zamanda yapmamak lâzım!.. Kaldı
ki, günahlarda, eğlencelerde, keyiflerde, Allah'ın hoşuna gitmeyecek şeylerde
hiç uymamak lâzım!..
Sonra, insanın yapamayacağı lafı söylememesi lâzım!.. Büyük söz
konuşmaması lâzım!.. Büyük bir yükün altına kendisini sokmaması lâzım!..
Emredilmeyen şeyi de yapmaması lâzım!.. Yaptığı her şeyi Allah rızâsı
için yapmak lâzım, Allah emrettiyse yapmak lâzım!.. "Allah bana neyi
emrettiyse, onu yapayım!" diye, sabahtan niyeti öyle kurmak lâzım!..
Hayatını dâimâ Allah'ın emrettiklerini, Rasûlüllah'ın emrettiklerini
yapmakta geçirmeye çalışmak lâzım!..
Kendisi nasıl birisinde hakkı olunca almak istiyorsa, başkasının da hakkını
vermek lâzım!.. Başkasının hakkını yutmamak lâzım, el koymamak lâzım!..
Hadisin öteki kısmındaki şeylerden de hatırınızda kalsın; her gün
bize yeryüzü sesleniyormuş da haberimiz yokmuş. Yeryüzü ne diyormuş?..
"Sen bugün benim üzerinde dolaşıyorsun ama, yarın benim içime
gireceksin!" diyormuş. Şu kara toprak böyle sesleniyormuş. Bu ne
demek?.. Ölüm var, ölüme hazırlıklı ol demek...
Ölüme hazırlık nedir?.. Çeşitli şekillerde zaman zaman tasavvufu
anlatmak gerekiyor da, ben hiç kimsenin söylemediği bir sözü söylüyorum: "Dervişlik
ölüme hazırlanmak sanatıdır." diyorum. Neden?.. Derviş dâimâ ölüme
hazır haldedir. Vâdesi gelse, Azrâil karşısına dikilse, "Tamam, pek
âlâ!" diyebilecek durumdadır. Neden?.. Abdestli gezer, dili zikirlidir.
Üzerinde kimsenin hakkı yoktur. Bütün vazifelerini yapmıştır, her şeyini
tamam etmiştir. Allah'ın yolunda yürümektedir. "Eh emir gelmiş, mâdem
çağrılıyor; gideriz!" der, gider. Yâni, her bakımdan hazırlıklı
olmak sanatıdır dervişlik...
Dervişlikte ölümü düşünmek var, bu da bir vazife... İşte bak bu ölümü
düşünmekte de, şu ibret kulağımızla şu yeryüzünün şu sesini duymaya
çalışalım: "Ey insanoğlu! Üstümde dolaşıyorsun bugün ama, yarın
benim içime gireceksin!" diyormuş yeryüzü... "Sen bugün yeryüzünde
kahkaha atıp geziyorsun ama, yarın vücudunu kurtlar yiyecek!" diyormuş.
Kabir de sesleniyormuş insana: "Ey Ademoğlu! Ben sorgu sual yeriyim.
Ben tek başına kalacağın, korkacağın bir yerim. Ben yalnızlık yeriyim.
Sana orda kimse yoldaş olmayacak. Binâen aleyh, beni ma'mur etmeğe çalış,
beni harab etme, beni güzelleştirmeğe çalış!" diyormuş. Allah söylüyor,
biz bilemeyiz. Ama bunu bildikten sonra da çalışmak lâzım!..
İbrâhim ibn-i Edhem isminde, Belh şehrinde, padişahzâde bir kimse varmış,
padişahmış. Menakıbı kitaplarda yazılıdır. Padişahlığı bırakmış;
Allah'ın rızâsını kazanmak için evini, barkını, sarayını, hazinesini
terketmiş. Şânı, şöhreti bırakmış. Ona sormuşlar, bize nasihat et
diye... Çok güzel altı tane nasihat etmiş de, bir tanesinde diyor ki:
(İzeştegalen nâsü biimâretil kusr, veştegıl ente biimâretil kubûr.)
"İnsanlar köşkleri yapmağa koştururken, sen kabrini yapmağa koştur!"
İnsanlar güzel köşkler, mermer saraylar, bahçeli havuzlu yerler yaptırmak
için... Büyük şehirlere gitse insan, lüks semtlerde neler görüyor. Ne
paralar harcıyorlar, ne masraflar yapıyorlar... Antalya'nın Lara plajı tarafına
gidersen, Kemer tarafına gidersen; Allaaah, ne milyarlar dökülmüş, ne
binalar yapılmış!.. Dünyayı imar etmeğe çalışıyor millet...
(İzeştegalen nâsü biimâretil kusr) İnsanlar köşkler,
saraylar yapmağa uğraşırken, (veştegıl ente biimâretil kubûr) sen
kabrini güzel yapmağa çalış, kabrini nurlu yapmağa çalış, kabrini
sevapla doldurmağa çalış!..
Bir şair demiş ki:
(Elkabru sandkul amel.) "Kabir, kızların ceyiz sandığı
gibidir. Kızlar mendil yapıyor, iş işliyor, nakış yapıyor, peçete yapıyor,
yemek takımı yapıyor, masa takımı yapıyor, oya yapıyor... vs. Hepsini
oraya dolduruyor.
--Ne oluyor kızım hayrola?..
--İşte çeyiz, hazırlık...
Büyüdüğü zaman kendi evinde kullanacak onları diye sandık dolusu çeyiz
yapıyor insan... Kabir nedir?.. Kabir her insanın çeyiz sandığıdır işte...
Burda yapıyor yapıyor, kabre gönderiyor, orda rahat etsin diye...
Nasihatten bir hadis okuyayım dedim, bu hadis-i şerifte bunlar çıktı karşımıza...
Biraz acı ama, acısı tatlısı Allah'ın emri, Peygamberimiz'in kavli olduğu
için ben de okumuş oldum.
Allah-u Teâlâ Hazretleri nasihattan istifade etmeyi, feyzyab olmayı,
sevgili kulu olmayı nasib eylesin...
4. 2. 1995 / 4 Ramazan 1415 - ISPARTA |