İSLAMÎ TÜRK EDEBİYATINDA ÜKKÂŞE HİKAYESİ (*)
Doç. Dr. M. Esad COŞAN
Eski Anadolu Türkçe'siyle yazılmış manzum veya mensur dinî hikâye ve destanların kültür tarihimizde mühim bir mevkii vardır. Halkımızın bugünkü inanç, zihniyet, davranış ve zevklerinin oluşmasında, onların rolü ve payı büyük olmuştur. Onlara vâkıf olmadan, köylü, kentli, halkımızın iç dünyasını iyice ve doğru olarak tanımak ve açıklamak mümkün değildir. Ayrıca, bu sâfî ve samîmî mahsuller, çoğunlukla sevimli ve tatlı olup asırlardır halkımızca okuna gelmiştir; içlerinde hâlâ zevkle okunabilecek evsafta olanları bulunmaktadır.
Konuları İslâmî —dolayısıyla da Arap ve İran gibi, diğer İslâm milletleriyle müşterek— olan bu hikâyeleri ecdadımız, tercüme, nakil, tebdil ve ilâve sûretiyle millî edebiyatımıza mâl etmiş; halkın tarihi, dinî, edebî bilgi ihtiyacını karşılamak ve bediî, hamasî, dinî duygularını ve merakını tatmin etmek yolunda ve müslümanlığı yayma veya kökleştirme vasıtası olarak kullanmıştır.
Bahis konusu hikâye ve destanlar çok kere, —diğer öğretici mahiyetteki dinî eserler gibi— akşam toplantılarında, uzun kış gecelerinde “meclis meclis” okuna gelmiş olmalıdır. Hattâ manzum olanların makam ve nağme ile söylenmesi de kuvvetle muhtemeldir. Nitekim bazılarının mevlid kitaplarına ilâve, edilmeleri bunu gösterir.
Kesik Baş Destanı, Ejderhâ Destanı, Güvercin Hikâyesi, Geyik Hikâyesi, Hatun Destanı, Fâtıma Destanı... gibi (1) bu tarz dinî edebiyat mahsullerinden biri de Ükkâşe hikâyesidir.
‘Ükkâşe hikayesi, bu yazımızda göstereceğimiz gibi, edebiyat tarihimizde, değişik şahıslar tarafından, farklı zamanlarda tekrar tekrar kaleme alınmış bulunuyor. Demek ki şairlerce beğenilmiş, halktan da rağbet görmüştür. Önceleri kısas-ı enbiyâ, siyer, hadîs kitapları içinde iken, daha sonraları çeşitli mevlid kitaplarının yazma ve basma nüshalarına eklenerek günümüze kadar gelmiştir.
a. Hikâyenin Konusu
Ükkâşe (2) hikayesi'nin konusu kısaca şöyledir:
Hazret-i Muhammed AS hayatının son günlerinde, hasta haliyle odasından Mescid-i Nebevî'ye çıkar. Artık dünyadan ayrılma zamanının yaklaştığını îmâ ile; kimin kendisi üzerinde bir hakkı var ise gelip hemen istemesini, hesabı ahirete bırakmamasını tekrar tekrar söyler. Bunun üzerine yaşlı Ükkâşe RA kalkarak, bir savaş dönüşünde Hazret-i Peygamber'in, bineğine salladığı (kamçı veya) sopanın kazara kendisine çarptığını bildirir. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber aynı şekilde, kısas yoluyla Ükkâşe tarafından kendisine vurulmasını emreder. Sahabenin ileri gelenleri, Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin RA kâh yalvararak, kâh tehdid yollu, bu işi yapmamasını Ükkâşe'ye söylerler. Fakat, hem Hazret-i Peygamber, araya girenlere mânî olur; hem de o kısastan vazgeçmez.
Mescidin içi hüzün ve heyecan dolmuştur: Ükkâşe, nasıl olup da Allah’ın sevgili kulu ve resulüne vuracaktır?!
Hal böyle iken Ükkâşe ikinci bir talep daha ortaya atar ve:
“—Ey Allah'ın elçisi! Sizin bana vurduğunuzda benim sırtını açık ve çıplaktı, binaenaleyh sizin de sırtınızı açmanız gerekir” der.
Kalabalığın heyecan ve kızgınlığı bir kat daha artar, mescidin içi feryat ve hıçkırıklarla dolar. Hazret-i Peygamber sırtından örtüsünü sıyırır. Ükkâşe elinde kamçı beklemektedir; fakat vurmaz Hazret-i Peygamber'in sırtına sarılır; yüzünü, gözünü onun, “mühr-i nübüvvet” (3) denilen, keklik yumurtası kadar olan kabartılı ben'ine sürer. Bütün yaptıklarını, bu mübarek işareti görmek için yaptığını söyler. Bunun üzerine kendisinin cennette Rasûlüllah ile komşu olacağı müjdelenir; o da bahtiyar ye memnun yerine döner...
Görüldüğü gibi hu hikâyede heyecan unsuru boldur; sonuç, okuyucunun karşısına ansızın ve umulmayacak bir tecellî ile çıkmaktadır; vak'alar dokunaklı tasvirlere elverişlidir. Ana fikir olarak, Allah'ın şerefli ve sevgili kulu olmasına rağmen Hz. Peygamber'in, kul hakkını ödemeğe ne denli önem verdiğini ortaya koymakta; ayrıca bütün Ashab'ın Hz. Peygamber'i ne kadar içten sevdiğini sergilemektedir. Bütün bunlar hikâyenin sevilmesini izah edici unsurlar olsa gerek.
b. Hikâyenin Kaynağı ve Sıhhati
‘Ükkâşe hikâyesinin edebiyatımızdaki bazı rivayetlerinde, onun, İbn ‘Abbâs RA'dan nakledildiği tasrih edilmiştir. Hikâyenin kendisinden de Ükkâşe'nin, ashab-ı kirâmdan maruf ve muteber bir kimse olduğu aşikâr olmaktadır. Biz bu noktalardan hareketle Ükkâşe adını taşıyan sahabîleri ve çeşitli dinî eserlerdeki “vefât-ı Nebi AS” ve “mühr-i nübüvvet” bahislerini dikkatle araştırdık ve güvenilir kaynaklarda (4), bu hikâyenin anlattığı hadiseyi bulamadık. Nihayet İbn el-Cevzî (h. 510-597 / m. 1116-1200)'nin Mevzû’at’ında, Türk edebiyatındaki şekline oldukça yakın bir rivayeti elde ettik (5). İbn el-Cevzî bu hikâyeyi tafsilatlı olarak ve Muhammed b. 'Abdi'l-Bâkî b. Ahmed - Ahmed b. Muhammed el-Haddâd - Ebû Na’îm Ahmed b. ‘Abdi'llâh el-Hâfız - Süleyman b. Ahmed - Muhammed b. Ahmed b. el-Berâ - 'Abdü'l-Mün'im b. İdrîs b. Sinan - Onun babası (yani İdrîs) - Vehb b. Münebbih rivayet zinciri ile Câbir b. ‘Abdillah RA'dan ve İbn ‘Abbâs RA'dan naklederek kaydediyor ve rivayetin sıhhati hakkında şu hükmü veriyor:
“Bu, vukuu imkânsız, uydurma bir hadîstir —Allah onu uyduranın cezasını versin ve; böyle soğuk bir halt ile, Resûlüllah SAS ve sahabe RA'a yakışmayan sözler isnad ederek, şerîat-ı İslâm’ı kötüleyen o kimseyi hayırdan mahrum eylesin— Bu rivayeti uydurmakla itham olunan kişi rivayet zincirindeki 'Abdü'l-Mün'im b. İdrîs'tir ki Ahmed, b. Hanbel Rh.A: “Bu kişi Vehb'den yalan haber uydururdu.” der. Yahut: “Yalancı, habis bir kimsedir”; İbn el-Medînî ve Ebû Dâvûd: “Sika (güvenilir) değildir”; İbn Hibbân: “Onunla ihticac (vesika ve delil getirmek) uygun değildir”; ed-Dârakutnî: “Hem o, hem babası âlimler tarafından terk olunmuş kimselerdir” dediler,” (Buhârî’nin de bu kanaatlerde olduğu eş-Şifâ şerhinde belirtilmiştir).
İbn el-Cevzî'nin bu hükmüne rağmen, Hazret-i Peygamber AS hakkında, mevsuk rivayetlere dayanılarak yazıldığı için çok beğenilen ve ciddî bir kaynak olan Kitâb eş-Şifâ'da, Kadı 'İyâz, bu rivayetin birkaç cümlesini –Rasûlüllah’ın ince adalet vasfını ispat sadedinde– delil olarak zikretmiştir. Şöyle ki:
Ükkâşe, Hazret-i Peygamber SAS'e şöyle dedi:
“—Beni çomakla vurmuştun; bilmem ki bu vuruş kasden mi idi, yoksa deveye mi vurmak istemiştin?”
Bu söz üzerine Hazret-i Peygamber SAS ona şöyle cevap verdi:
“—Rasûlüllah'ın sana kasden vurduğu zannına sapmak suretiyle büyük bir belaya düşmenden seni Allah'a sığındırırım”
Demek oluyor ki çok ciddî ve müdekik bir âlim olan Kadı 'İyâz Ükkâşe RA'a bir çomakla vurulma hadisesini, dolayısıyla bizim üzerinde durduğumuz hikâyenin bazı kısımlarının doğruluğunu ve vukuunu kabul ediyor. (6)
Biz İbn el-Cevzî’nin kaydettiği uzun rivayeti dikkatle inceledik. Bu parçanın sonu ve Hz. Peygamber'in vefatı ile ilgili kısmı, üslûp bakımından, başı, yani Ükkâşe hikâyesi kısmından çok farklı ve iğreti görünüştedir. Yani zannımızca, haberin bazı kısımları muhtemelen doğrudur. Uydurmacı şahıs, sahîh bazı rivayetleri esas alıp, onu kendi yalan ve ilaveleriyle genişletmiş olabilir. İbn el-Cevzi'nin, rivayeti tenkit ederken kullandığı “bu soğuk halt: et-Talit el-bârid ifadesi de böyle bir karıştırmayı îma ediyor gibidir.
Bu müşahedelere dayanarak biz rivayetin külliyen yalan ve uydurma olmadığı, bazı kısımlarının bir esasa ve gerçeğe dayandığı ihtimalini varit görmekleyiz.
c. Ükkâşe'nin Kimliği
Bahis mevzuu hikâyenin kahramanı Ükkâşe'nin kim olduğu, babasının adı, kabilesi... rivayetin kendi içinde açıkça belirtilmiş değildir. Sadece yaşlı bir kimse (şeyhün kebîr) olduğu tasrih edilmiştir.
Eş-Şifâ’ adlı kitabı şerh eden 'Ali' el-Karî, onun adını 'Ukkâşe b. el-Mıhsan el-Esedî olarak veriyor (7).
Bu Ükkâşe b. el-Mihsan, çok maruf ve önde gelen bir sahâbîdir. Benî Esed kabilesinden ve Medine'ye ilk hicret etmişlerden (el-muhâcirün es-sâbikün) idi. Baştan beri bütün cihadlara (Bedir, Uhud, Hendek, v.s) katılmış, seriyyelere kumandan olarak tayin edilmiş, Rasûlüllah’ın sevgisine ve müjdesine mazhar olmuş, cennete hesaba çekilmeden (bi-ğayri hisâb) girecek 70.000 kişiden birisi olduğu kendisine Hazret-i Peygamber tarafından söylenmiş bir kimseydi. Yüzü çok güzeldi. Hz. Peygaınber'in vefatında 44 yaşlarında olduğu kaynaklarda belirtiliyor. Ebü Bekir RA hilafeti zamanında Ridde olaylarında Tulayha b. Huveylid el-Esedî adlı yalancı tarafından şehit edilmiştir.
Ebü Hüreyre ve İbn 'Abbâs, ondan hadîs rivayet etmişlerdir ki bunları üç büyük hadîsci, koleksiyonlarında kaydetmiştir (8), ismi şeddesiz olarak 'Ükâşe şeklinde de kullanılır.
Ali el-Kâri'nin belirttiği bu 'Ükkaşe b. el-Mihşan'ın bizim hikâyemizin kahramanı olması, hikâyenin anlatım tarzı ve kahramanın tavrı bakımından biraz şüpheli gibidir. Bir kere, ondan meşhur bir kimse olarak değil de, “kendisine Ükkâşe denilen bir adam” tarzında bahsediliyor. Ayrıca kaynaklar tarafından Hz. Peygamber AS'ın vefatında 44 yaşında olduğunun belirtilmesi de “yaşlı, ihtiyar bir adam” tarifine aykırı düşüyor. Acaba bu Ükkâşe, meşhur Ükkâşe b. el-Mihşan'dan daha başka biri olamaz mı? Bu nokta düşünülmeğe değer.
Nitekim biz Farsça yazma bir Kısas-ı Enbiyâ kitabında (9) kahramanın adının Ükkâşe b. el-Haris olarak kaydedildiğini bulduk. Yalnız, bu değişik kaydın kaynağı maalesef belli değil. Üstelik bu Kısas-ı Enbiyâ kitabının diğer yazma nüshalarında bu kayda yer verilmemiş. Ayrıca Ashab-ı Kirâm'ı anlatan biyografi kaynaklarında bu isimde bir sahabî de göremedik. Böylece, konunun bu yönü karanlıkta kaldı.
d. Türk Edebiyâtında Ükkâşe Hikâyesi
‘Ükkâşe Hikâyesi, incelemelerimize göre, edebiyatımızda defalarca ele alınmış, muhtelif şairlerce nazma çekilmiş bulunuyor. Bunların tespit edebildiklerimizi tarih sırasıyla aşağıda tanıtmağa çalışacağız.
1. En Eski Kayıtlar:
Kütüphanelerde yazma eserler üzerinde çalışırken Ükkâşe Hikâyesi ile ilgili bazı mühim ibarelere tesadüf ettik. Edebiyat tarihimizin, eserleri nadir olan devirlerine ait olduğu için, kıymetli bir vesika sayılması gereken bu ibareler, Farsça bir Kısâs-ı Enbiyâ nüshasında (10) şöylece geçiyor: (vr. 169b)
Tercümesi: Bu mahalde, Ükkâşe Hikayesi, kamçı, Ükkâşe'nin mühr-i nübüvveti görüp öpmesi, cehennem ateşinin ona haram olması ve o toplantı... [anlatılmak gerekirdi], ta ki okuyucu, “müellif burada kusur etmiş, kısa kesmiş demesin”. Bu Kısas-ı Enbiyâ kitabının kâtibi (yani müellif kendi), Arapça, Farsça ve Türkçe, manzum ve mensur, pek çok vefat-ı Nebî kitabımı okumuş incelemiştir. Sözün özü ne ise buraya yazdı.....
.... ve Fatıma RA (babası Hz. Muhammed'in vefatına üzüntüsünden) yaka yırttı....
Bu makamda [.....] Fakîh Türkçe ne güzel söyler:
Gök [k]e düşdi tehniyet
Yirge keldi ta'ziyet
Bundan ulu musibet
Ayruk kaçan bolgaya.
Bu çok mühim satırlar h. 693/1294 m. yılı Tevbe ayı'nın (cumâdâ'l-ûlâ) 16'sında cuma günü yazılışı (istinsahı) tamamlanan Fatih 4449 nüshasında bulunuyor. (Eserin diğer nüshası tarihsiz olup bu satırlar onda mevcut değildir). Bu kayıtlardan, edebiyatımızda bu erken tarihlerde, Hazret-i Peygamber'in vefatı ile ilgili (ve dolayısıyle o günlere ait bir olay Ükkaşe hikâyesinden de -büyük bir ihtimalle- bahseden) bazı eserlerin mevcut olduğu ortaya çıkıyor. Burada bir dörtlüğü verilen o eserin, 13. asra ve belki de daha öncelere ait olduğu söylenebilir.
2. Hatîb-oğlı Muhammed'iıı Hazmettiği şekli:
Ükkâşe hikâyesini, 15. asır Osmanlı âlim ve şairi Hatîboğlu Muhammed (ki Fatih devri büyük müderrisi, meşhur Hatîb-zâde Muhyi’d-din Efendi'nin babasıdır) de ele almış ve 829/1425'te tamamladığı, 100 hadîs ve 100 hikâyeden müteşekkil olan Ferah-nâme adlı eserine, 97. hikâye olarak dahil etmiştir (12). (Metni makalenin sonunda)
3. 'Arif'in Mevlidi içinde bulunan şekli:
'Ükkaşe hikâyesi, mevlid kitabı nazmetmiş şairlerden 'Arifin 842/1438'de telif ettiği eseri içinde de bulunmakladır (13).
4. Yazıcı oğlu Muhammed’in Hazmettiği şekli:
Ükkaşe hikayesi, Yazıcı oğlu Muhammed (ö. 1451) tarafından da Muhammediye adlı meşhur eserinde nazma çekilmiştir (14). Bu eserin telif tarihi 853 /1449'dir. Müellif hattıyla nüshası Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşiv Md. 431 /A'dadır.
5. Diğer Mevlid Nüshalarında görülenler:
Ükkâşe hikâyesi konu yakınlığı dolayısıyla çeşitli mevlidlere eklene gelmiştir. Bunlardan gözümüze ilişenlerin bazıları şunlardır:
a. Ebülhayr Mevlidi (Nüshaları İst. Millet Ktp. 1365, 1366)
b. 87 beyit halinde İstanbul Üniversite Ktp. Ty. 2569. (İstinsah tarihi 1119 h.)
c. 85 beyit halinde İ.Ü. Ktp. Ty. 610 (tarihsiz)
ç. İ.Ü. Ktp. Ty. 279 (İstinsahı 1195 h.)
d. İst. inkılâp Ktp. Muallim Cevdet 106, K. 200 (tarihsiz)
e. İst. Süleymaniye Ktp. Lâleli 3756.
f. İst. Millet Ktp. manzum 1350.
g. İst. Süleymaniye Ktp. Hacı Mahmud 4407 (tarihsiz)
--------------------------------------------------------------------------------
ÜKKÂŞE HİKAYESİ METNİ:
Bu yazımızın sonunda Ükkâşe Hikâyesi'nin, Hatîboğlu tarafından nazmedilmiş şeklinin metnini vererek konuyu bağlamayı uygun buluyoruz:
Ferah-nâme'den el-Hikâyetü's-sâbi’(at)ü ve't-tis'ün
Nitekim üşde hikâyetdür iy yar
İbn-i' Abbas'dan rivâyet âşikâr
Hak Rasûlinün-dürur bu vâkı'â
Sen dahı kıl buna göre vakı'a
Gel ana ne vâkı’ olmuşdur işit
Sen dahi varub ana göre iş it
Dinle göre peygam-bere ne kıldılar
Gör peyamberler nice yol buldılar
Hazret-i Ahmed meger hastayidi
İşi hem ol hastalıkta vây idi
Didigüm ol hastalıkdur iy ulum
Kim irişti Ahmed'e andan ölüm
Dünyadan nakl eylemekdeydi özi
Bu işi Ahmed bilürdi kendüzi
Mescide geldi çıkub hutbe okıdı
Va'z idüben halka düpdüz okıdı (dokıdı)
Dükeli halk ah idüb ağlaşdılar
Heb sahâbîler akıldan şaşdılar
Ah idüben dökdi pevgam-ber yaşın
Anlamışdı çarh-ı ğaddârun işin
Kim cihanda kimseye kılmaz vefa
Dâyim işidür kılur cevr ü cefâ
Lütfu göslerür virür kahr u belâ
Zahmatıla kılur âhir mübtelâ
İmdi vakt oldı bizi dahi bugün
Mahv idüb tebdîl ide bu çarh -ıdûn
Emr irişdi kim kılavuz intikâl
Dâr-ı dünyâdan iderüz irtihâl
Her kimün kim bende hakkı var ise
Ya kimi hükmümde incitdüm ise
Yâhud hükm eyler iken key görsün
Her kime meyl eyledümse dursun
Şimdi benden hakkını kılsun taleb
Ben mutî’ oldum bana olsun ğaleb
Hakkın alsun bunda âzâd eylesün
Hoşnud oldum diyüben yâd eylesun
Ahiretde benden hak islemesün
Vir bari sende hakum var dimesün
Sarb durur yarıngı gün hak istemek
Hak ödemege yarın çokdur emek
İsteyen şimdiden istesüm didi
Nice kim cehd itdi kimse durmadı
Nesne söylemedi hiç kimse ana
Hakkı yokdur kimse ne disün ana
Hazret-i Ahmed yine kıldı nidâ
İyi müslimânlar durun dir ma’nîde
Gönlünüzde ne varısa gizlemen
Sonra bana senden utandum dimen
Tanrıdan korkun durun siz özr yok
Hakkunuz varısa isten az u çok
Lütf idün yarın bana zeer eylemen
Hak katında sende hakkum var dimen
Şu gün isten hakkunuz her ne ki var
İşde güş itmen bana iy ulular
Bu hitabı çün ki kıldı ol pür usnl
Durı geldi bir kişi eydür yâ rasûl
Kim Ukâşaydı anun adı iy yâr
Bu hıkâyet bellü meşhur aşikâr
Durmazıdum illâ key dutdun becid
Te'kid idübeni durdun şöyle cid
Ben hu hâldan virmeyiserdüm habar
Gizleyiserdüm bu sırrı mu’teber
Lîki sizden çün işaret oldı
Gizleyümedüm yüregüm toldı
İmdi bir kez kim gazâdan döndük
İkümüz dahi deveye bindük
Kamçı varıdı elünüzde sizün
Gavrını dinle ne direm bu sözün
Siz giderdünüz Önümce iy ulu
Ardunuzca ben gelürdüm belgülü
Güneş ıssısına bağrum yanuban
Gideridüm ben deveye binüben
Kamçı kaldurdun deveyi vurmağa
Çâra yoğımış kazayı ırmağa
Ben kafanuzda gelürken nâgehân
Kamçı ucı bana irişdi hemân
Bilmezem kaşdılamı vurdun beni
Key acıtdı kamçı bu canı teni
Bilmezem sîz bilmezin dokındı
Cânum acıtmakda yavlak koyındı
Katı zahmat çekdi anda bu özüm
Hâlî şimdi size bildürdüm sözüm
Siz bilürsiz bakîsin ben didüm uş
Tekîd itdünüz kılmazdum hurûş
Hazrat-ı Ahmed buyurdı yâ Bilâl
Kamçı var Fâtıma evinde sen al var
Tiz getür kamçıyı ol kim görsün
Bu kişi bana kısasın ursun
Âhırata kalmasın alsun hakın
Ger kılursan bundadur itmek hakın
Tîz durugeldi Bilâl oldı revân
Ağlaya ağlaya gözden dökdi kan
Fâtıma kapısuna geldi iy yâr
Kamçıyı diler u kılur âh u zar
Fâtıma eydür nidersin yâ Bilâl
Kamçıyı bana habar vir noldı hâl
Ol Bilâl eydür ki Yâ Fâtıma bugün
Atanun göçmesi yakın oldı çün
Vaktıdur gerek vire halka kısas
Hakkı olan kişiye budur esâs
Hakk'a irenler kısas virür didi
Zârîi kıldı sanki kendüzin yidi
Çün işitdi Fâtıma kıldı fığan
Göz yaşı seyller gibi oldı revan
Şöyle düşdi kimsanur kişi anı
Nez’ hâlidür kılur” teslîm canı
Inçkıru ınçkıru durı geldi
Kimdür atamdan kısas alan didi
Pes Bilâl eydür Ukâşa dirler
Bir kocadur kim bu sözi söyler
Fatıma eydür ana kim yâ Bilâl
Bile varsunlar Hasan Hüseyni al
Ol Ukâşa di atamdan almasun
Bunlara ursun kısâs anı kosun
Bu gice sıtma dutubdı atamı
Key za’îfdür hem yakındur mâtamı
Döyimez atam kısasa yâ Bilâl
Almasun boynına yazukdır vebal
Kamçıyı virdi eline Fatıma
Didi bunlan bile al git, me!
Bile vardılar Hasan Hüseyin ile
Kamçıyı getirdiler üçi bile
Virdiler ol kamçıyı peygambere
Ya’ni kim ol kamçıdan yiye bere
Virdi peygamber Ukâşa eline
Didi er oldur ki dura kavlına
Al kısâsun hîç şefkat eyleme
Âhıratda sende hakkum var dime
Eyle diyecek bu halk ağlaşdılar
Ol Ukâşa yanına dolaşdılar
Didiler gel Tanrı yolundan iy yâr
Kılma üş bu işi koğıl zinhâr
Hem Rasûlüllâh döyemez hastadur
Söyleme bu sözi ko dem beste dur
Hiç birinün sözin işitmedi ol
Rahm idüb kılmadı birini kabûl
Duru geldiler Hüseyn ile Hasan
Yâ ‘Ukâşa didi min vechin hasen
Sayrudur incitmegil dedemüzi
Key za’îfdür gel dinle bu sözi
Bu gice sıtma dutubdurur anı
Gör nice benzi tağayyurdur canı
Arkamıza vur gerek yüzümüze
Üş kısasun bizden al uy bu söze
Râzî olmadı Ukâşa iy amu
Zâru zar ağlaşdılar ol halk kamu
Ortadan bu kez duru geldi Ali
Yâ Ukâşa dir beru gel iy velî
Sayrudur peygamberi incitmegil
Giceden beru katı oldı şekil
Üş bana kıl ne kılarsan iy ulu
Olmazam rasûl yoluna kaygulu
Arkama vur karnuma vur yüzüme
Gel kerem eyle vü uygıl sözüme
Râzî olmadı Ukâsa iy kibar
Sende hakkum yokdur incitme iy yâr
Cün Ukâşa râzî olmaz gördiler
Durdılar 0sman Ebü Bekr ü Ömer
Didiler gel üş bize vurğıl bere
Ol kısâsun afv kıl peygambere
Virelüm biş bin koyun âl yüz deve
Getürelüm şimdi üş ive ive
Dek bağışla hakkunı sen iy ulu
Kılma bizi hem bu halkı kayğulu
Hastalığınun melulluğı yiter
Sen de yük urma bize andan biter
Hak yolunda gel sözümüz kıl kabûl
Bizi şâd eyle sen ol sahib kabûl
Külli halk bir kezden uru durdılar
Elin ayağın öpüb yalvardılar
Yâ Ukâşa didiler kes sözüni
Sana gerekmez mi hiç kendüzüni
Terkin ur ko kaç kısas istemegil
İsterisen başa iltem dimegil
Ger bugün bir kamçı urursan iy yâr
Yiyesin oddan çomaklar şad hezâr
Ne yüz ile Hak katına varasın
Rahmet olmaya nice yalvarasın
Kılmaya kimse şefa’at özüne
Yine taksîr idesin kendüzüne
Üşbu resme çok nasihat virdiler
Ol kabul itmez hemen söyler bular
Nice kim cehd ildiler virmez rızâ
Def olınamaz bir mukadderse kazâ
Bu kezin yalvarmağı terk itdiler
İttifâkıla gönül berk itdiler
Didiler kim yâ Ukâşa sen bere
Ger vurur olurısan peygambere
Çık gid imdi aramızda durmağıl
Dahi bizümle durub oturmağıl
Çün bu sözi didiler anlar ana
Didi peygamber ki söz virmen ana
Kon kısasın alsun incitmen anı
Nesne dimen ana kurtarsın beni
Ahıratlık dostı oldur kişinün
Bunda gösterür kolayın işinün
Çünki bu dünyâ azâbudur genez
Geçdügi yigdür bugün bunda az az
Ahıratda çün azabun ucı yok
Bunda çekmek yigdürür işi sovuk
Kon kısasın benden alsın ol kişi
Aralansun bunda fesh olsun işi
Çün Rasûlüllâh buyurdı bu sözi
Yine ağlaşdı bu halk göndi özi
Baş açub feryâd idüb yalvardılar
Elin öpüb ana çok mâl virdiler
Bir girî kopdı vu feryâd u figân
Göz yaşı seylâb olup akdi revân
Ah idüb düşdi kamu ayağına
Üşdiler cümle solına vü sağına
Kanludur katunda gel âzâd kıl
Kayguyı sür gönlümüzi şâd kıl
Ol Ukâşa didi virmezmen rızâ
Söz bir olur âhır didüm ben size
Böyle diyicek Resuli gör ne dir
Gel kısâsun al gey iy Ukâşa dir
Kamçıyı eline aldı ol kişi
Durı geldi işid imdi bu işi
Yâ Rasûlallah didî ol gün ki siz
Çıb yalıncakdum beni vurdun azîz
Bir izâr ile hemin üryân idüm
Issıdan bağrum bişüb biryanidüm
Bunı işitdi Rasûl-i mu'teber
Elin urdi şeşdi belinden kemer
Soyınub bir bir çıkardı donların
Çıb yalıncak oldı açdı kolların
İki yağırnı arasında mühr
Aşikâr oldı kamuya düşdi mihr
Toptolu oldı mescid içi nûr ile
Şakıdı gözler kamaşdı şûrile
Yıldırım şakır gibi şimşek dokır
Sünnî kılub küfri imâna okır
Misk-i anberden bigi kokdı arak
Es-salâlu ve's-selâm oldı yarağ
Halk beküllî çığrışur yâ müslimîn
Ahırına irdi mi islâm u dîn
Bu ne dün bu gün kıyamet mi aceb
Hak kılurlar Hak rasûlinden taleb
Halk bu resme ditreşür zan kılur
Heb Rasûlüllâh içün yârî kılur
Hîç bulamazlar bu derde kim deva
Cehd idüben bir du’â olmaz revâ
İlerü geldi Ukkâşa ol zaman
Kamçıyı ditretdi yürüdi revân
Kasdıle kamçıyı eline aldı
Kaldırub kolun yukaru şaldı
Halk urur sandılar anı küllisi
Külli feryâd itmeğe açdı busı
Kamçıyı ardına atdı Ukkaşa hemân
Ağlayu ağlayu geldi ol zaman
Sürdi yüzini Rasûlün mührine
Gâlib olmuşıdı mührün mihrine
Yüzinî mührün yüzine urdu
Ol mübarek arkasına sürdi
Ak sakalın kodı mührün üstine
Hâlini arz itdi Tanrı dostuna
Yâ Rasûl senden kısâs alan kişi
Dünyâ âhir makbul olmasın işi
Hak Taàlâ ana lutf işlemesün
Afv idüben ana bağışlamasun
Dâyimâ yiri cehennem olsun
Meskeni kahr u azâbdan tolsun
Ömri geçsün görmesin hiç yahşi gün
Ahiratda hışın ile olsun zebûn
Yâ Rasûlallâh bu işümden garaz
Mührüni görmegidi bana ‘ivaz
Bu degüldi maksadım alam kısas
Kangı mezhebde olaydı bu esâs
Lîkin işitmişidüm kim soylaya
Şol mutahhar cismüni kim yıylaya
İ'tikadile sürenler yüzini
Rahmet olmış bula ol kendüzini
Tanrı odı her giz anı yakmaya
Ol cehennemdin yana hiç bakmaya
Gövden açdurmakda maksûd bu idi
Kokulamağıdı arzum bûyidi
Hazret-i Ahmed didi utanma gil
Yarına koma hu gün hakkunı al
Ol Ukâşa didi afv itdüm bugün
Nesne hiç istemeyem yarıngı gün
Şimdi afv itdüğimiçün görmiyem
İnşâallah kim Tamuya girmiyem
Hak Rasûli dir bağışlağıl yârın
Dahi da'vî itme sen bana yarın
Döndü Ukâşa bu gün eydür iy yar
Yâ Rasûllallâh bilgil aşikar
Toğrısın işid kim uş simdi direm
Maksudum ol idi kim mührün görem
Ne beni vurdun vü ne gördüm seni
Ol gazada ne hôd incütdün beni
Nesne yokdur bu arada bî gümân
Üşbuyıdı bunda maksudum hemân
Cismüne bu ak sakalım süredüm
Mührüni gözlerimile göredüm
Sol ümid ile ki oddan kurtılam
Hak bana fazleyleye rahmet bulam
Bu kadar zikr itdi başladı kelâm
Ağlayu ağlayu medh itdi tamâm
--------------------------------------------------------------------------------
Notlar:
(l) Bunlar ve benleri eserler için bk. meselâ: Kocatürk, Vasfı Mahir, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 143-166, 192 v.s.
(2) Arapça’da (ükkâş, ‘ükkâşe, ‘ükâş ve.'ükaşe şeklinde, şeddeli ve şeddesiz, yuvarlak t'li ve t'siz olarak geçen kelime aslen, “hamle eden, sarmaşan, bağlayan...” demektir; buradan alınarak sarmaşık, dişi örümcek, örümceğin ağı... mânâarına kullanılmıştır, (bk. Mütercim Âsım Ef., el-Ukyanus fi Tercemetil-Kamus, 3 ciltlik 1250 istanbul baskısı II/339).
Kelime Arançada erkek adı olarak da geçer. Türkçe'mizde ötresi, Farsça tesiriyle (ö) gibi okunarak ve müenneslik alâmeti olan t'si atılarak; “Ökkeş” şeklinde ve bilhassa Güneydoğıı Anadolu ahalisi tarafından da aynı şekilde erkek adı olarak kullanılmaktadır.
(3) Mühr-i nübüvvet denilen bu et beni hakkında pek çok rivayet mevcuttur. Bk. msl. Ebû İsa Muhammed el-Titmizî, Şemâ'il. 2. babı.
(4) Baktığımız kaynakların bazıları: İbn Sa'd'ın Tabakàt'ı Hidâyetül-Evliyâ, Sahîh el-Buhâri, çeşitli şemail kitapları, el-Bidâyetü ve'n-Nihâye, el-İşâbe, Üstül-Gâbe, Târih et-Taberi v.s.
(5) Bk. îbn el-Cevzî, Küâbıı'l-Mevzûât 1/295-301. Burada kamçı yerine, uzun ince çomak (kazib) kelimesi geçiyor, ve mühr-i nübüvvetten bahsedilmiyor. Rasûlüllah’ın sırtını değil, karnını açtığı söyleniyor v.s.
(6) el-Kâzı İyâz, Kitâbu'ş-Şifâ' bi-Ta’rifi Hukûki'l-Mustafâ 3. Kısım, 2. bab, 8. fasl sonu; izahı için bk. Alî el-Kâri, Şerh eş-Şifâ' II/364, 365, İstanbul, Matbaa-i Amire, 1308.
(7) Şerh eş-.Şifâ' II/363.
(8) Ukkâşe b. el-Mihsan için bk. Üsdü'l-Ğabe IV/2-3; İbn Sa’d, Kitâb et-Tabakât el-Kebtîr, Leiden baskısı II (l. kısım) s.5 (9. satır), 58 (13), 61 (12), 118 (21); III (1. Kısım) 62 (24), (2. Kısım) 36, 37 (2,5); IV (l. Kısım) 77 (17) ve Hayre’d-dîn ez-Zirikli, el-A’lâm V/43; el-İşâbe t.5634 ve Ş. Sami, Kamusu'l-a’lâm V/3166 v.s. Bu sahabî bilhassa “Sebekake ‘Ükkâşetü... hadisi dolayısıyle meşhur olmuştur. Bu hadîs için bk. er-Ravzu'l-Unf II /73, Mısır 1332; Keşfu'l-Hafâ, I/448 Mısır 1351.
(9) İst. Süleymaniye Ktp. Lala İsmail kısmı No. 364, vr. 266a. Eserin istinsah tarihi yoktur.
(10) Kısas-ı Enbiyâ, Farsça, muhtemelen İshak b. ibrahim b. Ebî Mansûr b. Halef el-Müzekkir en-Nisaburûnî'nin telif eseri, İst. Süleymaniye Ktp. Fatih 4449 ve Lala İsmail 364 ve Türkçe tercümesi: Hacı Muhmud 4329 v.s.
(11) Bu güzel ve önemli manzumenin şairinin ismi, maalesef yazmada kazınmış ve silinmiştir. Eğer isim mevcut olsa idi Türk edebiyatı için mühim bir şahsiyeti teşhis etmiş ve tanımış olacaktık.
(12) Hatib-oğlu Muhammed, Ferahnâme ve nüshaları hk. bk. Coşan, M. Esad, Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri, basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 1965
(13) Bunun metni için bk. Kocatürk, V.M., Türk Edebiyatı Tmiln, s. 262-263. Kütüphanelerde (Arifin Mevlidine ait çeşitli nüshalar bulunmaktadır. Bunlar için bk. Pekolcay N., Süleyman Çelebinin mevlidi neşri (1980); ve orada gösterilen kaynaklar.
(14) Bk. Kocatürk, V.M., Büyük Türk Edebiyatı Tarihi, s, 278-281; Çelebioğlu, Dr. Amil, Muhammediye 2 cilt. Tercüman 1001 Tcroel Eser Serisi No. 55-56, II /s. 372 vd.
--------------------------------------------------------------------------------
(*) A.Ü.İ.F. Dergisi, Ankara 1983, c.26, s. 275-286.
|