Ekonomi
Hayatın en önemli vazgeçilmezlerinden olduğu ve helal lokma da tasavvufun temeli sayıldığı için Hocaefendi, iktisâdî konularla da ilgilenmiştir. Tasavvuf, hürriyet ve fütüvvetten ibarettir, denilmiştir. Mutlak hürriyet yalnızca Allah’a aittir ve insan ilâhî niteliklere bürünebildiği ölçüde özgürlüğe ulaşabilir. Cenâb-ı Hakk’ın en önemli vasıfları da terbiye ve merhamettir (er-Rab, er-Rahman, er-Rahîm). Gerek fert gerekse cemiyet için bu iki unsurun temel şartı ekonomidir, ekonomik faaliyetlerdir. Hür olmanın yolu da; fedâkâr, mert ve feragat ehli olmanın yolu da çalışıp kazanmaktan geçer. Hiçbir peygamber, hiçbir sahâbî ve hiçbir velî refah ve servete düşman olmamıştır. Ebû Zer el-Gıfârî radıyallâh anh başta olmak üzere zühdüyle tanınmış bütün ashab ve sonraki devirlerdeki takipçileri refahtan çok servetin teraküm ve kullanım tarzı ile devrin şartlarından kaynaklanan sağlıksız dağılımına karşı mücadele etmiştir. Onlar için dünya elde bulunan değil, gönle girip Allah ile insan arasına perde olan şeydir.
Buradan fakirliğin yerilen bir husus olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Amaç asalak tiplerin toplumu kuşatmasına ve bir kene gibi yiyip bitirmesine mani olmaktır. İnsanları kesbe/çalışıp kazanmaya teşvik etmektir. Yoksa servet-sâman sahibi olub da bunu tekebbür ve minnet aracı haline getirmek belki servetin olmamasından daha yeğdir. Zaten İslâm’ın karşı olduğu mal mülk de kibir ve gurur metâı, çokluk yarışı haline getirilendir. Asıl olan Bahâeddîn Nakşbend’in, “Mina pazarında bir tâcir gördüm; elli bin dinara yakın bir ticaret işi yaptı. Ama, Sübhân Hak’tan bir lahza kalbi gaflete dalmadı” şeklinde karakterize ettiği tiplerin yetiştirilmesidir. Zîrâ Eyyûb aleyhisselâm çok sabrettiği için Allah teâlâ O’na “Ne güzel bir kul” dedi. Süleyman aleyhisselâm da saltanatta istikâmet üzere olduğundan Allah teâlâ O’na da “Ne güzel bir kul” dedi. Allah’ın rızası, Selmân-ı Fârisî radıyallâhuanh’in fakrıyla Hz. Süleyman’ın gınâsını tek gâyeye yöneltebilmektedir.
Hâcegân büyükleri başkalarına yük olmamaları için işsiz insanları müridliğe kabul etmemişler, “Bizim yolumuzda hırka değil, hırfe (meslek) önemlidir” demişlerdir.
Hocaefendi’nin de sık sık vurguladığı gibi ümmete önderlik eden mutasavvıfların neredeyse hepsi bir meslek sahibidir. Tabakât ve tezkire kitapları bunların şahididir. Kimisi attârdır, kimisi kassâbdır, kimisi nessâc/dokumacıdır… İbadeti çalışırken yapmışlar, çalışıp kazandıklarıyla hayır yapmayı düşünmüşlerdir.5 Bunlara birkaç örnek verilecek olursa;
Hâce Yusuf Hemedânî, çizme imâlâtı ve çiftçilikle geçimini temin etmiştir.
Emîr Külâl’e çömlekçilik yaptığı için Külâl lakabı verilmiştir.
Bahâeddîn Nakşbend geçimini arpa, burçak ve kayısı yetiştirerek ziraatle sağlamıştır.
Ubeydullah-i Ahrar Semerkant’ta ziraat ve ticaretle meşgul olmuştur.
Nakşî geleneğinin bu büyüklerinin koyduğu en önemli prensiplerden birisi de dest be-kâr dil be-yâr (el kârda gönül yârda) şeklinde özetlenmiştir. Bu onların İslâm’a bağlılıklarının ve melâmet anlayışlarının bir neticesidir. Zîrâ İslâm’ın en önemli farzlarından birisi olan zekât iktisâdî, içtimâî ve ahlâkî bir olaydır.
Tarihimizde gördüğümüz bir yönüyle tasavvufî olan esnaf teşkilatlarına Ahîlik diyoruz. Bu teşkilat bir süre Osmanlı Devleti’nin kurulmasında da önemli rol oynamış bilâhare tesirli fonksiyonlar icra etmiştir. Teşkilatın başında ahî şeyhi bulunur; esnafın ahlâkî eğitimini ve meslek erbâbının uyması gereken kuralları tanzim eder; iktisâdî hayat bir ibadet zevk ve neşesi içerisinde yaşanırdı. Ahî şeyhinin altında esnaf arasındaki inzibatı temin eden kimselere Yiğitbaşı yahut Server denilirdi.
Burada Hocaefendi’nin isim koyma usulüne de temas etmek yerinde olacaktır. O’nun yeni doğan çocuklara ve çeşitli iktisâdî kuruluşlara verdiği isimler, isimlerin insan ve üzerindeki tesiri, çağrıştırdıkları ile -ki “isim müsemmâyı çağırır” denilmiştir- aslında başlı başına üzerinde durulması gereken bir husustur. Ancak biz bu konuyu geçip, kuruluşuna bizzat önayak olduğu bir holdinge verdiği ismi hatırlatmak istiyoruz; Server. Bu iktisâdî kuruluşa verdiği isim dahi onun geleneğimizle her fırsatta irtibat kurduğunun onu geliştirerek bugüne taşımak istediğinin küçük bir göstergesidir.
Hocaefendi’ye göre, ekonominin şahsî olanının, toplumsal olanının dışında bir de beynelmilel boyutu vardır. İçinde bulunduğumuz dünya atmosferinde ekonomi aynı zamanda önemli mücadele sahalarından da birisidir. Dünya üzerinde kıyasıya bir ekonomik savaş sürdürülmektedir. Müslümanlar da ekonomik yönden çok güçlü olmak için gece gündüz çalışmalıdırlar.
Kendisi de duyarlı bir müslüman ve inancının gereği olarak iktisâdî alanlarda önemli faaliyetler ve girişimlerde bulunmak için hem fertleri ve toplumu uyarmış, hem de yeri geldiğinde bizzat bu tür müesseseler kurdurmuştur. Her fırsatta vurguladığı gibi bunları yapmaktaki amacı da Allah’ın rızasını kazandıracak hizmetler yapabilmektir.
Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz