12 Rebi'ül-evvel 1433 | 4 Şubat 2012
 
89CADE1A-BFD6-47AF-AA5E-7FAB6EDCDDBC
Üye Girişi | Üye Ol
  • ANA SAYFA
  • KUR'AN-I KERİM
    • Okuyun
    • Dinleyin
    • Bilgilenin
  • SON PEYGAMBER
  • TASAVVUF
    • Tasavvufa Dair
    • Yolumuzun Esasları
    • Silsile-i Şerif
    • Hatm-i Hacegan
    • Evrad-ı Şerif
  • M. ZAHİD KOTKU (RH. A.)
    • Hayatı
    • Fotoğrafları
    • Kitapları
    • Sohbetleri
  • M. ES'AD COŞAN (RH. A.)
    • Hayatı
    • İslam Anlayışı
    • Tasavvuf Anlayışı
    • Hizmet Anlayışı
    • Kitapları
    • Başmakaleleri
    • Sohbetleri
    • Fotoğrafları
    • Anma Programları
  • M. NUREDDİN COŞAN
  • SIK SORULAN SORULAR

  • Soru-Cevap
    • Sık Sorulan Sorular
Soru-Cevap > Sık Sorulan Sorular

NAMAZLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KONULAR



 

SORU: Bir kimse, gözünden ameliyat olduğu için sırt üstü yatmak zorunda kalırsa nasıl namazını kılacaktır?
CEVAP: Gözünden ameliyat olmuş kimse sırt üstü yatması gerektiğinde tekbir, kıraat ve teşehhüd okumak şartıyla kıyam, rükû, sücüd ve ka'de-i teşehhüd yapmadan işaretle namazını kılar. Namazını iade etmeye mecbur değildir.
 
SORU: Pis olan bir yerde hapsedilen kimse temiz bir sergi bulamazsa namazını nasıl kılacaktır?
CEVAP: Müteneccis bir yerde hapsedilen kimse dinen temizsayılan bir sergi bulamazsa namazını kılmaz, terkeder, bilahare kaza eder. Yalnız Şafiî mezhebine göre vaktin hürmeti için namaz kılar, bilahare namazını iade eder.
 
SORU: Hasta olan kimse secde için başını yere koyamazsa nasıl namazını kılacaktır?
CEVAP: Hasta olan kimse secde için başını yere koyamazsa İmam-ı Harameyn ve Gazaliye göre yastık ve masa gibi yüksekçe bir şeyin üzerine başını koyup secde eder. Rafi'i gibi başka ulemâya göre ise imkân nisbetinde başını eğerek secdesini eda eder. Otobüs gibi vasıtalarda vasıtanın durakta durmaması sebebiyle namaz kılma mecburiyeti hasıl olursa aynı ihtilâf mevcuttur. Hanefi mezhebine göre ise oturarak ima ile namazını kılar.
 
SORU: Birçok kimse namaz kılmak için sarık sarar veya başına takke koyar. İslâm dininde bunun yeri var mıdır?
CEVAP: Sarık ve takke aslında mubah şeylerdendir. Herkes sarık sarma veya takke giyme hususunda serbesttir. Zira İslâm dini, müslümanlara sarık sarma veya takke takma mecburiyeti getirmemiştir. Yeter ki küfre şi'ar olarak kabul edilen şey başa konulmasın (papazlara has olan külah gibi). Yalnız namaz için başa sarık sarmak herkes için sünnettir. Allah'ın Resulü (sa.) şöyle buyurmaktadır: "Sarıkla kılınan iki rekât namaz, sarıksız olarak kılınan yetmiş rekattan daha hayırlıdır". Bunun için namazda sarığı ihmal etmemek daha uygundur. Sarığın kaç metre olması hakkında bir şey vârid olmamıştır. O örfe bağlı bir şeydir. Takkenin, sarığın yerini tutup tutmadığı hakkında ihtilâf vardır. İbn-i Hacer'e göre sarığın yerini tutmaz. Buğyetü'l-Müsterşidin isimli kitapta kayd edildiğine göre onun yerini tutar.
 
SORU: Bazıları takke giymeyi, baş açmayı aratacak acayip kıyafetlerle başlarını örtmektedirler. Bu konuda" doyurucu bir açıklama yapmak faydalıdır. Bu konuda "Risaletü'l-Hamîd fi fıkh-i ehli tevhîd"de yıllarca evvel beni ikna edici bir fetvaya rastgelmiştim, hatırımda yanlış kalmadıysa baş açık namaz kılmak taannüden ise küfür, tekasülen ise mekruh, tezellül için ise caizdir diyor. Ne dersiniz?
CEVAP: İslâm dini gelmeden önce sarık Arap Yarımadasında yaygın idi. Ve bu adet Peygamber'in bi'setine kadar devam etti. Peygamber (sa.) ile Ashab (ra.) sarık giydikleri gibi küfür için mücadele veren Ebû Cehil ve Ebû Leheb'ler de giyerlerdi. Ancak Peygamber (sa.) bu adete devam edilmesini istedi ve artık bu adet, adet olmaktan çıkıp sünnet oldu. Özellikle namazda bu sünnete ihtimam göstermelidir. Cabir, Peygamber'den şu hadîsi rivayet etmiştir: "Sarıkla kılınan iki rekât namaz, sarıksız olarak kılman yetmiş rekâttan daha hayırlıdır". Yalnız takke başa geçirmek kâfi gelir mi gelmez mi? Bunda ihtilâf var. Eş-Şeyh Mensur el-Nasıf şöyle diyor: "Peygamber (sa.) birçok zaman başına bir takke geçirip sarık sardığı gibi sadece başına takke geçirdiği de olurdu. Bazen de takkesiz başına bir sarık sarardı". Hadremevt müftüsü Abdurrahman şöyle diyor: "Sarık bir memlekette adet olmasa da sünnet olduğundan terk edilmemelidir. Umumî bir sünnettir. Bu sünnet takke ile hasıl olur. Bahusus beyaz takke tercih edilir". Şayet sünnet olmayan bir örtü o memlekette acaib telakki edilirse onu giymek caiz değildir. Hatta Şafiî mezhebine göre şehadeti merduddur. Peygamber (sa.) bir hadîste şöyle buyurmuş: "Halka karşı böbürlenmek gayesiyle bir elbise giyen kimseye Allah rahmet nazarıyla bakmaz; soyununcaya kadar". Soruda geçen Risaletü'l-Hamîd fi fıkhi ehlit-Tevhîd kitabını görmedim. Fakat sözü doğrudur. Çünkü bir kimse sünnete rağmen yani sarık sünnet olduğu için terk ederse kâfir olur.
 
SORU: Başı açık olarak namaz kılmak caiz midir?
CEVAP: Baş, erkeğe nisbetle avret sayılmadığı için başı açık olarak kılınan namazı sahihtir. Ancak sarık veya takke ile başı örtmek daha efdaldir. Peygamber (sa.): "Sarıkla kılınan iki rekât namaz,sarıksız olarak kılınan yetmiş rekâttan daha hayırlıdır" buyurmuştur.
 
SORU: Kısa kollu gömlek ile namaz kılmak hususunda çeşitli sözler söylenmektedir. İslâm fıkhının görüşü nedir?
CEVAP: Kadının kısa kollu gömlek ile namaz kılması caiz değildir. Çünkü namazda kadının avreti el ve yüzü müstesna bütün vücududur. Erkeğin kısa kollu gömlek ile namaz kılması ise sahihtir. Çünkü namazda erkeğin avreti diz ile göbeğin arasıdır. Ancak kısa kollu gömlek ile gezmek veya namaz kılmak memlekette adet değilse böyle bir gömlekle namaz kılmak doğru değildir. Adet ise beis yoktur.
 
SORU: Uçak, gemi ve tren gibi vasıtalarda nasıl namaz kılınacaktır?
CEVAP: Uçak, gemi ve tren gibi vasıtada bulunan kimse, vakit gelip vasıta henüz hareket etmemiş ise zaten normal olarak yerde olduğu gibi yüzünü kıbleye çevirerek namazını kılacaktır. Hareket etmiş ise, ayak üzere kıbleye doğru namaz kılmak mümkün ise öyle, kılacaktır, başka bir yöne doğru namaz kılmak caiz değildir. Vasıta namazda iken dönerse o da onunla beraber dönecektir. Kıbleye doğru veya ayakta namaz kılmak mümkün değilse kıble istikametine doğru ve oturarak namazını eda edecektir. Ancak imkân varsa iftitah tekbirini almak isterken mutlaka yüzünü kıbleye yöneltip öylece tekbir alacaktır. Vakit dar olduğu takdirde namaz bu şekilde eda edilecektir. Mola yerine yetişebileceğini biliyorsa namazın böyle kılınması caiz değildir. Hanefî mezhebine göre iftitah tekbiri için kıbleye dönmek gerekmez. Mutlaka onu tehir etmek lazımdır.
 
SORU: Bir çölde veya kırda bulunan kimse elinde pusula olmazsa kıbleyi nasıl bulacaktır?
CEVAP: Kutup yıldızı, görünüşte sabit olup daima güney istikametine bakmakta olduğundan onunla kıbleyi bulmak mümkündür. Şöyleki: el-Cezire, Bitlis, Siirt, Muş, Urfa, Diyarbakır, Mardin ve Rakka gibi yerlerde bulunan kimse tam sırtını, Medine-i Münevvere, Kudüs, Gazza, Ba'labak, Adana, Mersin, Antakya ve çevresinde bulunan kimse sol omuzunu Tunus ve çevresinde bulunan kimse sol kulağını, Irak, Maveraünnehir ve çevresinde bulunan kimse sağ kulağım kutup yıldızına doğru çevirirse kıbleye yönelmiş olur.
 
SORU: İstihare ne demektir?
CEVAP: İstihare, herhangi bir şey yapmak isteyen kimse, yapılmasının iyi olup olmayacağını hissetmek maksadıyla iki rekât namaz kılmak, iyi ve hayrın görünmesi için Allah'a yalvarıp dua etmektir. Bu namaza istihare namazı, duaya da istihare duası denilir. Uyumak veya rüya görmek istihare için esas değildir. Hatta vakit dar olup uyuyacak zaman bulunmazsa herhangi bir hayırlı mesele için yine istihare namazını kılmak sünnettir. Ancak Şerh Şir'atü'l-îslam kitabında şöyle denilir: Namaz ve dua yaptıktan sonra abdestli olarak kıbleye doğru yatar. Rüyada beyaz veya yeşil görürse o işde hayır vardır, siyah veya kırmızı görürse hayır yoktur. Ondan sakınmak daha iyidir.
 
SORU: Salatin camilerin çoğunda mahfel vardır. Yer çok geniş olduğu halde bazı kimseler mahfelde namaz kılmayı tercih ediyor. Bunun durumu nasıldır?
CEVAP: Yer geniş olduğu halde cemaatle beraber durmayarak mahfeide veya caminin üst kısmında tek olarak, veya bir ka.ç kişinin saf tutup namaz kılmaları mekruhtur. Ancak Cuma günü kalabalık olan cemaate sesi duyurmak için müezzinin yüksek bir yerde durarak mübelliğlik yapması caizdir. Peygamber (sa.)'in ve Hulefa-i Raşidin zamanında ayrı ve cemaatdan uzak bir yerde saf tutan olmadığı gibi, safların tamamlanması ve birbirine yakın ve düzenli olması için çok itina gösterilmiştir.
 
SORU: Dilsiz ve sağır olan müslümana namaz ve oruç farz mıdır?
CEVAP: Dilsiz ve sağır olan müslüman, akıllı ve buluğ çağına girmiş ise, mükellef olmanın şartlarını taşıdığı için, diğer ibâdetler gibi, namaz ve oruçla da mükelleftir. Ancak dilsizler, namaza kalben niyyet ederek başlarlar. Namazın içindeki farzlardan olan kıraat yani Kur'ân okumak ise bu halleri özür olduğu için onlara farz değildir.
 
SORU: Zaman değişti artık, insanoğlu üzerinde yaşadığı yer küresinin hududunu aşarak aya gitti ve daha uzaklara gitmek için çaba göstermektedir. Ama insan nereye giderse gitsin yine Allah'ın kuludur. Aya veya başka bir yıldıza giden bir kimse Allah'a nasıl kulluk yapacak, nereye yüzünü çevirip namaz kılacaktır?
CEVAP: İnsan ister yerde, ister ayda, ister başka bir yıldızda olsun mutlaka namazda yüzünü Kabe'ye çevirip namaz kılmakla mükelleftir. İstanbul'da bulunan kimse Kabe istikametine doğru yüzünü çevirdiği gibi Ayda ve yıldızda bulunan kimse de yüzünü yeryüzünde bulunan Kabe istikametine çevirip namazını kılacaktır. Hatta dünya bulunduğu yerden küçük de görülse Kabe'yi içine alan dünyaya yüzünü çevirdiği takdirde kâfi gelecektir. Çünkü Cenabı Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor: "Yüzünü Mescidül Haram tarafına doğru çevir".
 
SORU: Hoparlörle ezan okumak, caiz mi değil mi? Birçok yerde dedikodu yapılıyor. Bu hususta İslâm'ın görüşü nedir?
CEVAP: Hoparlörle okunan ezan şayet İslâm'ın emrettiği şekilde okunursa yani şartlarına haiz bir kimse tarafından okunursa caizdir. Böyle bir kimse tarafından okunursa hakkında bir şey dememek lazımdır. Hoparlör, ezanı ifsad etmez. Sadece müezzinin sesini daha fazla yükseltip uzaklara götürür. Bu da ezan okumanın gayelerinden biridir. Ancak müezzin minarede veya yüksek bir yerde değil de aşağıda ezan okursa doğru birşey değildir. Çünkü ezanı yüksek bir yerde okumak sünnet olduğu gibi elektrik de ani olarak kesilebilir. O takdirde ezan yarıda kalmış olur. Ben bizzat bu durumu müşahade ettim. Müezzin: Eşhedü en la ilahe illa, dediğinde ceryan kesildi, müezzin de aşağıda olduğu için ses işitilmez oldu ve nefy geldiği halde isbat tarafının sesi işitilmedi. Yani illa Allah denilmedi. Artık durumu siz takdir ediniz. Müezzin yüksek bir yerde ve hoparlör vasıtasıyla ezan okursa bunda bir sakınca yoktur. Dedikodu yapmak da anlamsızdır. Mekke, Medine, Şam ve Mısır gibi İslâm'ın mühim merkezlerine bakınız, bütün buralarda da ezan hoparlörle okunur. Yalnız plak ile ezan okumak caiz değildir, çünkü ortada insan yoktur. Aksiseda kabilindendir.
 
SORU: Namaz kılmayan kimse dinen müslüman sayılır mı sayılmaz mı?
CEVAP: Namaz, İmândan sonra İslâm'ın en mühim rüknüdür, terkine asla göz yumulmaz. Dinen kesinlikle sabit olmuş olan bir hükmü inkâr etmek küfür olduğu gibi, namazın farziyetini inkâr etmek de küfürdür. Binaenaleyh namaza inanmayan kimse müslüman değildir. Onunla evlenmek caiz olmadığı gibi kestiğini de yemek caiz değildir. Fakat namazın farziyetini inkâr etmez, ancak tembellikten dolayı namaz kılmazsa günahkâr olsa bile müslüman sayılır. İslâm hukukuna göre suçlu olduğundan cezaya müstahaktır. Hanefi mezhebinde, tevbe edip namaza başlayıncaya kadar hapse mahkum edilir. Şafiî mezhebinde ise terkte de ısrar eder ve tevbe etmezse idama mahkum olur.
 
SORU: Kazası olan kimse sünnet kılabilir mi?
CEVAP: Namaz, kelime-i tevhidden sonra İslâm'ın en mühim rüknüdür. Hiç bir surette terk edilmemesi gerekir. Cehalet ve gaflet sebebiyle terkedilirse fırsat bulunduğu anda kazası îcâb eder, geciktirilmez. Şafiî mezhebine göre; kazası olan kimsenin sünnet ve cenaze namazı gibi farz-ı kifaye olan namazları kılması haram olduğu gibi farz olmayan Kabe tavafını eda etmesi de haramdır. Çünkü yemek, uyku, ticaret ve iş zamanı müstesna bütün zamanını kaza kılmaya vermek mecburiyetindedir. Hanefi mezhebinde ise; beş vakit namazın sünneti, duha - kuşluk - tesbîh ve teravih gibi, hakkında hadîs vârid olan sünnet, kaza olsa da kılınacaktır. Fakat diğer nafile namazı kılmaktansa kaza ile meşgul olmak daha efdaldir. Doğu ve Güneydoğu illerimizde Şafiî mezhebinden olan kardeşlerimizin bir kısmı zimmetinde kaza bulunduğu gerekçesiyle haklı olarak sünnet kılmaz. Amma bunun yanında kazasını da eda etmez. Halbuki hazır olan namazı kazaya bırakmak haram olduğu gibi, kazaya kalmış namazı, fırsat bulunduğunda kazası için gayret gösterilmemesi de haramdır.
 
SORU: Bazı kimseler, özürlü özürsüz zamanında farz namazını kılmayıp kazaya bırakmış olan kimse sünnet kılamaz diye kaydediyor. Ve bu mesele için epeyce dedikodu yapılıyor. Bu hususta ne diyorsunuz?
CEVAP: Zamanında farz namazım kılmayıp kazaya bırakmış olan kimse şayet özürsüz olarak kazaya bırakmış ise günahkar olduğu için her şeyden evvel ciddî bir şekilde tevbe edip Allah'a sığınmalı ve bundan sonra böyle bir şeye meydan vermeyeceğine dair azmedip kaza etmelidir. Şayet uyku veya unutkanlık gibi bir mazeret ile namazını kazaya bırakmış ise, görevi namazını kaza etmektir. Sünnet kılıp kılamayacağı meselesine gelince mezhepler arasında ihtilâf vardır. Şafiî mezhebine göre zimmetinde kaza bulunan kimse yemek, içmek, uyku ve iş zamanı hariç kazalarını bitirinceye kadar bütün zamanını kazaya vermek zorundadır. Hatta müekked olan vakit namazının sünnetiyle duha, teravih, bayram ve vitir sünnetlerini dahi kılamaz. Kıldığı takdirde günahkar olur ve Zerkeşi'ye göre batıldır.
 
SORU: Uçak, gemi, otobüs ve tren gibi vasıtalarda namaz kılmak isteyen kimse ayakta ve kıbleye doğru namaz kılmak mümkün ise mümkün olanı yapacaktır. Dönüş yaptığı zamanda kıbleye doğru istikametine devam ettirmek için onunla beraber dönüş yapmak zorundadır. Kıbleye doğru ve ayakta namaz kılmak mümkün değilse kıbleye doğru oturarak namazını eda edecektir, diyorsunuz. Halbuki Muğni'l-Muhtac, c. l, s. 144'de binek yürürken farz olan namazı üzerinde kılmak caiz değildir, diyor. Bu hususta ne diyorsunuz?
CEVAP: Muğni'l-Muhtac ve benzeri fıkıh kitapları yürümesi ve durması namaz kılan kimsenin elinde bulunan binekden söz ediyor. Gerçekten yürürken binek üzerinde farz olan namazı kılmak caiz değildir. Çünkü onun yürüyüşü namaz kılan kimsenin yürüyüşü demektir. Ama uçak, gemi, otobüs ve tren gibi durması ve yürümesi musallinin elinde bulunmayan vasıtalar böyle değildir. Namaz vakti gelmiş ise seyr halinde bulunan bu gibi vasıtalarda namaz kılmanın cevazı hususunda ihtilâf yoktur. Muğni'l-Muhtac, bunu sarahaten beyân ediyor, ayrıca Fethu'l-Cevad, (c. l, s. 112)'de gemide farz namazı kılarken mutlaka kıbleye dönmek îcâb eder, denilmektedir. Çünkü gemi ile ev arasında fark yoktur, diyor. Yer dar olur veya baş dönmesi gibi bir sebebden dolayı ayakta namaz kılmak mümkün değilse oturarak namaz kılınacaktır ve bu olay nadir olduğundan bilahare iade edilecektir.
Ayrıca tren, otobüs ve uçak gibi vasıtalarda zaman zaman kıbleye doğru namaz kılmak mümkün ise de birçok zaman da mümkün değildir ve her gün on binlerce insanın başından geçen bir olay olduğundan, bugün nadiren vaki olan bir şey değildir. Binaenaleyh bu gibi vasıtalarda kıbleye doğru namaz kılmak mümkün olmadıktan sonra yine kılınacak ve iade edilmeyecektir. Fethu'l-Cevad şöyle diyor: "Hasta olan kimsenin kıbleye dönmesi sakıncalı ise iade etmemek üzere namazını kılacaktır."
 
SORU: Bizim imam İslâm'ı yaşamayıp birçok hususlarda Allah'ın hududunu aşmaktadır. Arkasında namaz kılmak doğru olur mu?
CEVAP: İslâm'ı iyi yaşamayan fasık bir adamın imameti sahîh olmakla beraber tenzîhen mekruhtur. Çünkü imam, cemaat tarafından eda edilen ibâdet ve kulluklarını Allah'a arz, eder. Fasık olan kimsenin cemaat namına bu ubudiyeti arzetmesi doğru değildir. Bunun için Allah'ın rızasını kazanmak ve namazım cemaatle eda etmek isteyen kimse salih bir imamın arkasında namazını kılmalıdır. Ancak, cemaat de imamın durumunda olursa yani karakter yönünden birbirlerine benzerlerse imamın böyle bir cemaate imamet yapması mekruh sayılmaz.
 
SORU: Karısı gayrı meşru bir hayat süren bir imamın durumu nedir? Hatta diyanetin üst kademelerinde bulunan bazı kimselerin hanımları açık saçık gezip şurada burada çalışmaktadır. Bunların verecekleri hükme uymanın keyfiyeti nedir?
CEVAP: Müftü, vaiz, imam, hacı gibi herhangi bir unvana sahip kimse insan olduğuna göre günah işleyebilir. Yalnız hoca, hacı hakkında daha fazla dedikodu yapılıyor. Başkası her haltı işlediği halde hiç dikkat çekmiyor fakat hoca, hacı bir günah işlediğinde yerin dibine geçiriliyor. Oysa onların da hocaya ve hacıya nisbetle daha çok fazla sıkça işledikleri günahları vardır. Durum böyle olmakla beraber katil, zani, kumarbaz ve karısı gayrı meşru hayat yaşayan herhangi bir kimsenin arkasında namaz kılmak -eğer bir başkası yoksa- caizdir. Şu kadar var ki tenzihen mekruhtur. Fakat namazı kıldıracak bir başka kimse olmazsa arkasında namaz kılmakta bir sakınca yoktur. Cuma gibi cemaatla kılınması mecburi olan bir namazı, bunlar imam da olsa arkasında namaz kılmak lazımdır.
Peygamberimiz (sa.) şöyle buyurmaktadır: "Salih olsun fasık olsun herkesin arkasında namaz kılınız." Diyanetin üst kademelerindeki bazı kimselerin karısının açık saçık gezmesi ve şurada burada çalışmaları meselesine gelince, diyanette çalışanların İslâm'a hizmet etmelerini bekliyoruz ve o nedenle dindar kimselerin bu kademeleri işgal etmelerini temenni ederiz. Ancak tarihte çok zaman bu işlerin başına zâlim ve fasık kimseler gelmiş olduğu gibi diyanetin şu veya bu kademesine fasık kimseler gelmiştir ve gelebilir. İslâm'a göre bir amirin hükmü Allah'ın emrine ters düşüyorsa itaat edilmemelidir. Verilen hüküm İslâm nazarında uygun olduktan sonra mesele,yoktur. Hak söz -kim söylerse söylesin- tutulur.
 
SORU: Fasık bir kimsenin arkasında namaz kılmak caiz midir?
CEVAP: Fasık bir kimsenin arkasında namaz kılmak caizdir. Yani batıl değildir. Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: "İster salih olsun ister fasık, her müslümanın arkasında namaz kılınız" (kılabilirsiniz). Sahabe ve tâbrîn Cuma namazı olsun başka namaz olsun zamanın en büyük zâlim ve fasıkı Haccac'a tâbi olmaktan çekinmezlerdi. Hatta Hasan el-Basrî onun hakkında şöyle diyor: “Her millet kendi kötülüklerini, biz de Haccac'ın kötülüklerini getirirsek biz (Haccac'ın kötülüklerinden dolayı) onlara galebe çalarız.” Bununla beraber fasıkın arkasında namaz kılmak mekruh sayılır.
 
SORU: Kıraatta bir yanlışlık olursa namaz fesada gider mi?
CEVAP: Mânâ değişecek şekilde bilerek bir kelime değiştirilirse namaz fesada gider. Yalnız medhüsenayı ifâde eden kelime, ayrı mânâyı ifâde eden diğer bir kelime ile değiştirilirse doğru olmakla beraber namazı fesada gitmez. Ama bilerek değil sehven bir kelime değiştirirse, yani kıraatta mevcut olan kelime ile yerine söylenen kelime arasında fazla bir ayrılık bulunur ve Kur'ân'da benzeri bulunmazsa meselâ ğurab kelimesinin ğubar kelimesiyle değişmesi gibi bilittifâk namaz fesada gider. Ama mânâyı fahiş bir şekilde değiştirdiği halde benzeri Kur'ân-ı Kerîm'de varsa "alîm ve hakîm kelimeleri gibi" İmam-ı Âzam ile Muhammed'e göre yine namaz fesada gider. İmam-ı Ebû Yusuf a göre ise namaz fesada gitmez. Kur'ân-ı Kerîm'de benzeri olmaz fakat mânâ değişmezse İmam-ı Âzam ile Muhammed'e göre namaz fesada gitmez. Ebû Yusuf a göre gider. Demek İmam-ı Âzam ile İmam-ı Muhammed mânânın sıhhatine bakarlar. Mânâya bakar yani böyle bir kelime Kur'ân-ı Kerîm'de varsa mânâ değişsin değişmesin namaz şahindir. Fakat kıraatta bir kelime değil, bir harf sehven değişirse; şayet kaf ve kâf veya sîn ve sa harfleri gibi mahreçleri birbirine yakın harfler ise namaz fesada gitmez. Yoksa mahreçleri ve böyle bir kelime Kur'ân-ı Kerîm'de varsa yine namaz fesada gitmez. Yoksa İmam-ı Âzam ile Muhammed'e göre bozulmaz. Ebû Yusuf a göre bozulur. Şayet mânâ değişir ama böyle bir kelime Kur'ân-ı Kerîm'de varsa Ebû Yusuf a göre bozulmaz İmam-ı Azam ile Muhammed'e göre bozulur. Yanlışlık i'rabda veya uzatma veya kısaltmada olursa mânâ bozulmazsa namaza halel vermez. Mânâ bozulursa Ebû Yusufa göre fesada gitmez, İmam-ı Âzam ile İmam-ı Muhammed'e göre fesada gider. Bir âyet başka bir âyet yerine okunsa; şayet vakıf yapılır sonra başka bir âyete başlansa zarar vermez. Ama vakfe yapmadan başka bir âyet okunsa mânâ bozulursa namaz fesada gider, yoksa gitmez. Yalnız sehven fahiş bir yanlış ile okur sonra dönüp tashih ederse namaz fesada gitmez.
 
SORU: Namazın herhangi bir rekâtında sehven bir secde terk edilirse bilahare hatırlanırsa ne yapmak îcâb eder?
CEVAP: Namazın herhangi bir rekâtında bir kişi sehven bir secde terk ederse bilahare onu hatırlarsa Hanefî mezhebine göre hatırladığı yerde terkettiği secdeyi kaza eder. Terkettiği secdeden sonra ne yapmışsa geçerlidir. Onu kaza etmek icâb etmez. Terkedilen secdeyi hangi rükünde hatırlamış ise o rüknün kaza edilmesi hususunda ihtilâf vardır. Hidaye kitabına göre kaza edilmesi gerekmez. Ebû Yusufa göre kaza edilmesi gerekir. Şafiî mezhebine göre ise; unutulan secdenin hangi rekâttan olduğunu bilmez veya son rekâttan değil, daha önceki rekâtların birisinden olduğunu bilirse bir rekât kılmakla mükelleftir. Fakat son rekâttan olduğunu biliyorsa sadece bir secde getirmekle mükelleftir.
 
SORU: Bazı imamlar fatiha veya zammüsure okurken başını sallayarak okurlar. Özellikle nefes alıp verirken başını yukarıya kaldırıp indirirler. Hele hafızlar için baş sallamak adet haline gelmiştir. Kasıtsız olarak baş sallamak namaza bir halel getirir mi?
CEVAP: Namazda kasıtlı ve kasıtsız olarak başı sallamak Hanefi mezhebine göre mekruh ise de Şafiî mezhebine göre üç defa fazla ara vermeden yapılırsa namazının fesadına vesile olur. Binaenaleyh her imamın özellikle arkasındaki cemaati Şafiî olan bir imamın böyle bir hareketten sakınması gerekir.
 
SORU: Öğle namazını kılan kimse ka'de-i ahîreye oturmadan beşinci rekâta kalkarsa ne lâzım gelir?
CEVAP: Öğle namazını kılan kimse ka'de-i ahireye oturmadan bilerek beşinci rekâta kalkarsa namazı fasid olur. Fakat unutarak kalkarsa hatırına geldiği zaman oturur, bilahare secde-i sehive gider. Beşinci rekâtı bitirdikten sonra selâm vermeden evvel beşinci rekât olduğunun farkına varırsa yine secde-i sehve gider. Hanefî mezhebine göre ise unutarak oturmadan beşinci rekâta kalkarsa secdeye varmadan farkına varırsa dönmelidir. Yoksa namazı fasit olur. Fakat teşehhüd miktarı oturduktan sonra unutarak beşinci rekâta kalkarsa secdeye varmadan önce farkına varırsa dönmek zorundadır. Ama secdeye vardıktan sonra beşinci rekât olduğunu farkederse altıncı rekât ilave edecek ve namazı tamam sayılır. Ve son iki rekât nafile olarak kabul edilir.
 
SORU: Kadının camiye gidip cemaatle namaz kılması caiz mi değil mi?
CEVAP: Peygamber (sa.)'in zamanında erkekler camiye gidip cemaatle namazlarını kıldıkları gibi kadınlar da camiye gidip namaz kılarlardı. Ümmü Atiyye'den rivayet edildiğine göre Peygamber (sa.) genç, başkasına kendini göstermeyen örtülü ve hayızlı kadınları bayram namazı yerine götürürdü. Ancak hayızlı kadınlar namaza iştirak etmemekle beraber diğer hayır işleri ve müslümanlann davetine katılırlardı. Peygamber (sa.) Allah'ın kulları olan kadınların camilere gitmelerine engel olmayınız, buyurmuştur (Ebû Davûd). Yalnız Şafiî mezhebine göre kadının evinde cemaatle kıldığı namaz, camide cemaatle kıldığı namazdan daha üstündür. Hanefi mezhebine göre ise yaşlı müstesna, kadının camiye gitmesi doğru değildir.
 
SORU: Namazdan sonraki zikir ve dua nasıl yapılmalıdır. Yani yüksek sesle mi yoksa gizlice mi yapılmalıdır?
CEVAP: Yapılan zikir ve duanın sessizce yapılması sünnettir. Çünkü seadet asrında ve Hulefa-yı Raşidîn zamanında zikir ve dua sesli olarak yapılmazdı. Ancak cemaat cahil olursa öğreninceye kadar seslice, öğrendikten sonra gizlice yapılmalıdır. Bu zamanda zikir ve dua yapmasını bilmeyen yeni kimseler cemaata katıldıktan için zikir ve duanın müezzin tarafından seslice yapılması daha uygundur.
 
SORU: Bazı kimseler ateş ve hastalık gibi musibetlerin defi için dua yaptıkları zaman avuçlarını değil ellerinin sırtını yukarıya çeviriyorlar. Bu hususta bir şey vârid olmuş mudur?
CEVAP: Cennet, Allah'ın rızası ve rahmeti gibi bir nimet Cenâb-ı Hak'dan istenildiği zaman içi açık olduğu halde eller yukarıya doğru kaldırılır. Ateş, azâb ve hastalık gibi bir musibetin defi için dua yapılırsa ellerin sırtı yukarıya çevrilir. Muhammed b. Hanefi diyor ki: Dört çeşid dua vardır:
1- İstek duası,
2-Korku duası,
3-Yalvarış duası,
4-Gizli duadır.
İstek duasında ellerin içi, korku duasında ise ellerin sırtı yukarıya kaldırılır. Hatîb-i Şirbini diyor ki: Musibetin defi için dua yapılırsa ellerin sırtı yukarıya doğru, Cenabı Allah'tan bir şey istenildiği zaman içi açık olduğu halde eller yukarıya doğru kaldırılır.
 
SORU: Üzerinde Mekke, Medine ve Kudüs resimleri bulunan seccadeler namazın ifsadına yol açar mı?
CEVAP: Fıkıh kitapları namazı bozan şeyleri teker teker saymışlardır. Kutsal şeylerin (Kabe vb.) resimlerine basmak bunlardan biri olmadığına göre, üzerinde böyle resimler bulunan seccadede namaz kılmak mümkündür. Ancak müslümanlar Mescid-i Haram'a, Mescid-i Nebevi'ye ve Kudüsü Şerife çok hürmet ettikleri için resimlerinin dahi ayaklar altına serilmesini hoş karşılamazlar.
 
SORU: Harb sırasında düşman gözetleyen varsa düşmanı vurmak için siper arkasında saklanan kimse nasıl namaz kılacak?
CEVAP: Savaş sahasında düşmanı gözetleyen veya düşmanı vurmak için siper arkasında gizlenen kimse ayakta namaz kıldığı takdirde düşman onu görecek, dolayısıyla da kendisi ve İslâm ordusu zarar görecektir. Böyle bir durum karşısında bu kimse oturarak namazı kılacaktır.
 
SORU: Savaş ve çarpışma halinde olan müslümanlar nasıl namaz kılacaklar?
CEVAP: Savaş ve çarpışma halinde olan müslümanlar, durum tehlikeli olduğundan namaz kılmakla mükellef değil, hatta namaz kılarsa namazları batıl sayılır. Peygamber (sa.) Hendek savaşında harb ile meşgul olduğundan dört vakit namazı kılmadı. Bilahare kaza etti. Bu münasebetle şöyle buyurdu: "Salat-ı vusta'dan bizi alıkoydular. Allah kabir ve içlerini ateşle doldursun." Savaş halinde namaz kılmak caiz olsaydı Peygamber (sa.) kazaya bırakmazdı.
 
SORU: Savaş ve çarpışma halinde olan müslümanlar durum tehlikeli olduğundan namaz kılmakla mükellef değildir, diyorsunuz. Halbuki hem Şafiî ve hem de Hanefî mezhebine ait kitaplarda korku namazı vardır. Neye dayanarak bu sözü söylüyorsunuz?
CEVAP: Günümüz Meselelerine Fetvalar isimli kitabın daha önce basılan ikinci cildinin 43. sahifesinde Hanefî Fıkıh kitapları Mebsut ile Meydani'den aktarıldıdığı üzere savaş ve çarpışma halinde müslümanlar namazı kılamazlar. Serahsi de aynen öyle demektedir. Hanefî kitaplarından nakletmek suretiyle işaret ettiğimiz gibi bu hüküm Hanefî mezhebine göredir. Şafiî mezhebinde ise böyle değildir. Onlara göre namaz hiçbir surette terk edilmez. Savaşırken de, kaçarken de namaz mutlaka kılınacaktır. Yalnız Hanefi mezhebinde Salatü'l-havf (korku namazı) babında da belirtildiği üzere, çarpışma olmadığı zaman namaz kılınacaktır. Hülasa, Şafiî mezhebine göre durum ne olursa olsun namazın terkine asla mesağ yoktur. Hanefi mezhebinde ise cephede bulunan kimse çarpışma olmadığı takdirde Salat'üI-Havf (korku namazı) kılacak, aksi takdirde yani çarpışma halindeyse namaz kılmakla mükellef değildir.
 
SORU: Fabrikada çalışan bir işçi, öğle paydosu dolayısıyla namazını rahatlıkla kılabilmektedir. Ancak ikindi namazı için vakit müsait değildir. Amirlerin müdahalesine imkân vermemek ve işi aksatmamak gayesiyle işçinin ayakkabısıyla namaz kılması caiz olur mu?
CEVAP: Ayakkabı temiz ise, yani namazı bozacak herhangi bir necasetle pislendiği görülmemiş ise onunla namaz kılmakda hiç bir mahzur yoktur. Vaktin darlığından dolayı durum elverişli değilse sadece farzı kılıp sünneti terketmek mümkündür. Ebû Said diyor ki: Peygamber (sa.) ayakkabı ile ashabı kirama namaz kıldırmakta iken birden ayakkabısını çıkarıp sol tarafa koydu. Onu gören cemaat da ayakkabılarını çıkardılar. Namazı bitirince Peygamber (sa.) "Neden ayakkabılarınızı çıkardınız" diye sordu. Onlar da "Ey Allah'ın Resulü senin çıkardığını görünce biz de çıkardık" diye cevap verdiler. Resûlüllah: "Cebrail bana gelip ayakkabımda pislik olduğunu haber verdi" buyurdu'. Demek oluyor ki ayakkabıda necaset olmazsa onları çıkarmadan namaz kılmak caizdir. Ayrıca Hanefî mezhebine göre; ayakkabı, cüssesi bulunan bir necaset ile pislenince kurumadan önce bu necesatin silinmesi halinde ayakkabı temizlenmiş olur. Hanefılerin ayakkabıyla cenaze namazı kılmaları bundan ileri gelir. Yalnız ayakkabı sidik gibi bir şeyle pislenirse veya onunla zemini pis su ile murdar olan hela gibi yerlere gidilirse o zaman bu ayakkabı ile ne cenaze namazı ne de başka bir namaz kılınmaz. Tavsiyemiz fabrikada, tarlada veya nerede olunursa olunsun namazın terk edilmemesidir. Bir teneffüste abdest alınır, ikinci bir teneffüste de ayakkabıyla da olsa bir naylon veya muşamba üzerine farz namaz kılınmaya çalışılmalıdır. Kılınmazsa farzı terk etmekten dolayı mesuliyet doğar.
SORU: Ayakkabı ile namaz kılmak caiz midir?
CEVAP: Ayakkabı temiz olursa onunla namaz kılmak caizdir. Ve bilfiil bugün Türkiye'nin her tarafında cenaze namazı ayakkabıyla kılınıyor. Çünkü cenaze namazıyla diğer namazlar arasında fark yoktur. Ebû Mesleme şöyle diyor: Enes bin Malik'e (ra.) Peygamber (sa.) ayakkabıyla namaz kılar mıydı? diye sordum. Enes: "Evet" dedi (Tirmizî). Yine Şeddad bin Evs dedi ki: Peygamber (sa.) şöyle buyurdu: “Yahudilere benzemeyiniz, onlar ayakkabı ve mestleriyle namaz kılmazlar” (Ebû Davûd). Ancak ayakkabı temiz olmazsa; ne vakit namazı, ne de cenaze namazı onunla kılınmaz.
 
SORU: Tesbih ve Ramazan-ı Şerif dışında vitir namazını cemaatla kılmak hususunda halk arasında ihtilâf vardır. Caizdir diyen olduğu gibi, caiz değildir diyen de vardır. Bu hususta ne diyorsunuz?
CEVAP: Tesbih ve Ramazan-ı Şerifin dışında vitir namazını cemaatle kılmak sünnet değildir. Ama cemaatle kılınsa da namaz bozulmaz. Yalnız vitir ve teşbih namazını kılmasını bilmeyen kimselere öğretmek için cemaatle eda etmekte sevab vardır.


 
TERAVİH NAMAZI
 
SORU: Peygamber (sa.)'in teravih namazını yalnız sekiz rekât olarak kıldırdığı söyleniyor. Biz neden yirmi rekât kılıyoruz?
CEVAP: Teravih namazı sünnet-i müekkededir. Azı iki çoğu yirmi rekâttır. Ancak Medine halkının Ömer b. Abdülazîz'in zamanında otuz altı rekât teravih namazı kıldığı rivayet ediliyor. Buhâri şöyle rivayet ediyor: Peygamber (sa.) -Ramazan-ı şerifte- bir gece çıkıp namazı -teravih namazı- kıldı. Birkaç kişi ona uyarak namaz kıldılar. Sabah olunca cemaat durumu birbirine anlattı. Üçüncü gece cemaat daha fazlalaştı. Yine onlara namaz kıldırdı. Dördüncü gece cemaat öyle çoğaldı ki camii onlara dar geldi. Peygamber (sa.) ise ancak sabah namazına çıktı, namazı kıldırınca cemaata döndü ve kelime-i şehadeti getirerek dedi ki: Durumunuzu biliyordum, ancak teravih namazı size farz olacağından ve sizin de altından kalkamayacağınızdan korktum. Daha sonra Peygamber (sa.) cami'de teravih namazını kıldırmadan vefat etti. Çeşitli hadîslerden anlaşıldığına göre Peygamber (sa.) teravih namazını yalnız sekiz rekât olarak kılmıştır. Fazlasını ne kılmış ne de emretmiştir. Buharî Aişe'den şöyle rivayet ediyor:
“Peygamber (sa.) Ramazan-ı şerifin içinde ve dışında (nafile olarak) onbir rekâttan fazla kılmazdı. Dört rekât namaz kılardı. Ne kadar uzun ve güzel olduğunu sorma. Bir daha dört rekât kılardı. Ne kadar güzel ve uzun olduğunu sorma. Sonra üç rekât kılardı.” Müslümanlar o zaman camii'de cemaat halinde teravih namazı kılmazlardı. Amma herkes evinde kılmasına devam ediyordu. Bu durum Hazret-i Ömer'in Hilafetine kadar devam etti. Hz. Ömer (ra.) dağınık olarak Teravih namazını eda eden müslümanlan bir araya getirerek onlara bu namazı kıldırttı. Abdurrahman b. Abdülkari şöyle diyor: Ramazan-ı şerifin bir gecesinde Ömer b. Hattab'la birlikte camiiye gittim. Cemaat düzensiz bir halde namaz kılardı. Kimi tek başına, kimi de birkaç kişi ile birlikte namaz kılardı. Bunun üzerine Ömer (ra.) bunlara iyi okuyan bir kimseye uymalarını emretti. Sonra başka bir gecede kendisiyle birlikte çıktım. Cemaat, kendilerine tayin edilen imama uymuşlardı. Bunun üzerine Ömer (ra.) buyurdular ki: “Bu, iyi bir bidattir” (Buhari). Übey b. Ka'b'ın kıldırdığı namazın kaç rekât olduğu kesin değildir. Bazı rivayetlere göre sekiz, bazılarına göre yirmidir. İmam-ı Malik'in, Muvatta'da el-Saib b. Yezid'den rivayet ettiğine göre on bir rekât idi.. (Yani sekiz rekât teravih, üç rekât da vitirdi). Ubey her kıyamda ikiyüz âyet kadar okuyordu. İmam-ı Malik, Yezid b. Huzayfa tarikiyle yine Saib'de Ubey'in kıldırdığı teravih namazının yirmi rekât olduğunu rivayet ediyor. Hülasa Peygamber (sa.) yalnız sekiz rekât teravih namazı kılmıştır. Fazlasını da emretmemiştir. Ancak Hz. Ömer'in zamanında yirmi rekât kılınmış ve ondan sonra böyle devam etmiştir. Ömer'in yolu Peygamber'in yoludur. O Peygamber'in yoluna ters düşen bir şeyi bilerek yapmazdı. Peygamber (sa.): "Benim sünnetime ve benden sonra gelen Hulefa-i Raşîdinin sünnetine yapışınız" buyurmuştur. Ancak bizim yirmi rekât kılmamız şart değildir. Yalnız iki rekât kılmak caiz olduğu gibi yirmi rekât da caizdir.
 
SORU: Birçok caminin imamı Teravih namazını acele kıldırarak kısa bir zamanda namazı bitirmektedir. Teravih namazını acele kıldırmak hususunda bir şey vârid olmuş mudur?
CEVAP: Farz namaz ile sünnet arasında fark yoktur. Her ikisinde de erkâna riâyet etmek lazımdır. Erkâna riâyet edilmediği takdirde namaz batıl olacağı gibi günah da terettüp eder. Teravih namazı kılınmazsa bir şey olmaz. Fakat kılınırsa erkânına riâyet edilmezse büyük bir vebal terettüp eder. Ama maalesef bazıları teravih namazının erkânına riâyet etmeden süratle namazı kıldırırlar. Sanki teravih namazının fazileti sürattedir! İmam-ı Malik, el-Saib bin Yezid'den şöyle rivayet etmiştir: Ömer (ra.) Übey bin Ka'b ile Temim el-Darîye Ramazan-ı şerifte cemaatla on bir rekât (Teravih ve vitir namazını) kıldırmalarını emretmişti. İmam yüzlerce âyeti (kıyamda) okurdu. Öyle ki kıyam çok uzadığından direklere dayanırdık. Demek teravih namazını acele ile kılmak doğru değildir. Bunu yapan kimse Allah indinde mesuldür. Teravih namazı normal olarak kılınmalı, yorulan veya dayanamayan varsa gücü yettiği miktarla iktifa etmelidir.
 
SORU: Teravih namazının her dört rekâtı arasında getirilen salavat-ı şerife veya zikir sünnet midir?
CEVAP: Teravih namazının her dört rekâtı arasında getirilen salavat-ı şerife veya başka zikir hakkında bir şey vârid olmamıştır. Peygamber'in ve Hulefayı Raşidin zamanında böyle bir şey yoktur. Ancak teravih namazı çok uzatıldığı için her dört rekât arasın da istirahat ediliyordu. Bununla beraber söz konusu olan salavat ile zikri, teravihin sünneti saymaksızın söylemek her zamanda olduğu gibi sünnettir.

 
 
SEFERİLİK DURUMU VE NAMAZI
 
SORU: İstanbul gibi büyük bir şehrin iki ucu arasında doksan kilometrelik bir mesafe vardır. Bir ucundan diğer ucuna doğru yolculuk yapan kimse seferi namaza nereden başlar?
CEVAP: Şehir ne kadar büyük olursa olsun seferi namaz onun sonundan başlar. Meselâ İstanbul'un Sefaköy'ünden Ankara'ya gitmek isteyen kimse seferi namaza Aksaray ve Harem gibi bir yerde başlayamaz. Belki İstanbul'un en son hududu olan noktada başlar.
 
SORU: Vatan-ı aslî ne demektir ve hükmü nedir?
CEVAP: Şafiî mezhebine göre bir kimse 144 km. veya daha fazla bir yolculuğa çıkarsa misafir sayılır. Namazını cem-i takdim ve tehir olarak kılabileceği gibi kasır da edebilir. Yani dört rekâtlı namazı kısaltıp ikiye indirebilir, yine gitmek istediği yere vardığında da dört günden aşağı kalmaya niyet ederse yine misafir sayılır. Ama yerleştiği yere varırsa veya 144 km.lik bir yolculuktan aşağı bir yolculuğa çıkarsa veya uzun bir yola çıkar da, ama orda dört gün veya daha fazla kalmak isterse mukim sayılır, seferi namaz kılamaz. Hanefî mezhebine göre durum değişiktir, şöyle ki: Vatan üç çeşittir:
1-Vatan-ı aslîdir: Vatan-ı aslî bir insanın doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşamak istediği veya yerleşip kalmak istediği yerdir.
2-Vatan-ı ikamettir: Bu da yukarıda sayılan şeylerden birisi olmamakla beraber bir misafirin onbeş gün veya daha fazla bir süre kalmak istediği yerdir. Meselâ: Adanalı bir vatandaş İstanbul'a gidip ticaret veya okumak gibi bir iş için onbeş günden fazla kalmak istediği takdirde İstanbul kendisi için Vatan-ı İkamet sayılır. Hem Vatan-ı aslide hem de Vatan-ı ikamette seferi namaz söz konusu değildir.
3-Vatan-ı Sükna: Bir misafirin onbeş günden az kalmak istediği yerdir. Vatan-ı süknada bulunan bir misafir seferde olduğu gibi seferi namazını kılacaktır. Buna göre yaklaşık olarak 85 kilometrelik bir yola çıkan bir kimse giderken ve gelirken yolculuk esnasında seferi namazı kılacağı gibi varacağı yer vatan-ı aslî ile ikamet olmadıktan sonra yine seferi namazı kılacaktır.
 
SORU: Bir kimse misafir olarak bir yere gidip yerleşmek istemeden orada evlenirse mukim sayılır mı?
CEVAP: Bir kimse yerleşmek niyetinde olmadan bir memlekette evlenirse bir kavle göre mukim, diğer bir kavle göre de misafirdir, racîh görüş de budur. Ama zevcenin memleketinde evlenmeyip de başka bir memlekette onunla evlenen kimse zevcenin memleketine gittiği takdirde mukimdir diyen hiç olmamıştır.
SORU: Diyanet İşleri Bakanlığı irşad için görevlilerini Avrupa'ya muayyen bir yerde bir ay kadar bırakmak üzere gönderiyor. Fakat zaman zaman başka yerlere de gezmeye gidiyorlar, bu başka yerlere gidip gezmeleri, vatanî ikametlerini bozar mı bozmaz mı? Bozduğu takdirde o görevli, imam olabilir mi?
CEVAP: Bir kimsenin vatanî ikametinden sefer mesafesinden az bir kaç km'lik bir yere gidip geri dönmesi, vatanî ikameti bozmaz, ama sefer mesafesi kadar uzun bir yola çıkarsa vatanî ikameti bozulur. Aynı zamanda dört rekâtlı namazı iki rekât kılmak zorundadır. İmam olduğu takdirde dört rekâtlı farz namazlarını cemaate dört rekât olarak kıldıramaz. Ancak iki rekât kıldırıp selâm verir. Cemaat de kalan iki rekâtı kendi başına tamamlar. Yalnız seferden dönünce görevli olduğu yerde 15 gün veya daha fazla kalacaksa yine mukim olduğundan normal olarak namazlarını kıldırır.
 
SORU: Bir kimse seferde iken dört rekâtlı bir namazı kazaya kalır ve mukîm iken kaza etmek isterse nasıl kaza edecektir?
CEVAP: Seferde iken dört rekâtlı bir namazı kazaya kalan ve mukîm iken kaza etmek isteyen kimse Hanefi mezhebine göre seferde olduğu gibi ikamette de iki rekât olarak kaza edecektir. Şafiî mezhebine göre ise seferde değil, hazerde bu namazını kaza ederse dört rekât olarak kaza edecektir. Yine mukîm iken kazaya kalmış olan dört rekâtlı bir namazı kaza etmek isterse seferde olsa hem Şafiî hem Hanefî mezhebine göre dört rekât olarak kaza edecektir.
 
SORU: Hanefî olan bir imam sağa selâm verdikten sonra secde-i sehve giderse Şafiî olan bir me'mun ne yapmalıdır?
CEVAP: Hanefî olan bir imam sağa selâm verdikten sonra secde-i sehve giderse Şafiî mezhebine göre bir tarafa selâm veren imam namazdan çıktığı için henüz selâm vermeyen me'mun ona tâbi,olmaz. Tâbi olduğu takdirde namaz fesada gider. Me'mun da selâm vermiş ise artık secde-i sehiv yapması caiz değildir. Çünkü namazdan çıkmıştır.
 
SORU: Hanefî olan bir kimse yolculukta namaz kılmak hususunda bazı zorluklarla karşılaşmaktadır. Meselâ otobüs uzun aralıklarla mola vermekte, yolcunun da abdesti bulunmamaktadır. Bunun için akşam namazı gibi vakti dar olan bir namazı bile bile kazaya bırakmaktadır. Böyle bir kimse namazı kazaya bırakmaktansa cem'u takdim ve te'hir hususunda Şafiî mezhebini taklid edebilir mi?
CEVAP: Şafiî mezhebine uygun bir abdest alıp abdest ile namazın farzlarını bildiği ve onlara riâyet ettiği takdirde onu taklid edebilir. Nitekim bugün birçok Hanefi kadın mahremi olmadığı için Hacca giderken yolculuk hususunda Şafiî mezhebini taklid ederek gidiyor. Yine Şafiî mezhebine göre Kabe'yi tavaf edebilmek için abdestli olmak îcâb eder. Erkek ile kadın aynı anda büyük bir izdiham ile Kabe'yi tavaf ettikleri için mutlaka bir kadının eli veya ayağı erkeğin eline veya ayağına dokunur ve Şafiî mezhebine göre abdest bozulduğu için Şafiî olan bir kimse tavaf hususunda Hanefî mezhebini taklid eder ve bu hususta müsamaha gösterilir.
 
SORU: Şafiî mezhebine göre amel etmekteyim. Bu mezhebe göre seferi namazını kılabilmem için yol mesafesi kaç kilometre olması gerekir?
CEVAP: Şafiî'ye göre seferi namazını kılabilmek için büyük Şafiî ilmihali adlı kitabın son baskılarında beyân edildiği gibi, mesafenin takriben 144 km olması lâzımdır. Çünkü İmam-ı Şafiî (ra.) uzun yol 48 mildir diyor. Her milde dört bin adım, her adım da üç ayak ' her ayak da aşağı yukarı yirmibeş santimdir.
 
SORU: Malum olduğu gibi bugün hayat şartları değişmiştir. Eskiden yüz kilometrelik bir mesafe ancak iki üç günde kat edilirken bugün taksi ile bir saatte yüz, uçakla bir saatte bin kilometrelik bir mesafe kat edilebilir. Bu duruma göre seferi namazın ölçüsü eskisi gibi devam edecek mi yoksa yeni bir ölçü mü vermek lâzım gelir?
CEVAP: Seferi namazın ölçüsünü veren Peygamber (sa.) olduğu için değiştirilmez. Çünkü herhangi bir meselenin hükmü ile ilgili bir nass bulunsa hakkında ictihad ve mütâlâa yapılmaz. Kasrın -seferi namazın- illeti seferdir, meşakkat değildir. Meşakkat olmasa da sefer olursa yine kasr edilecektir. (Üç mezhebe göre cem'ü takdim ve te'hir de böyledir). Ayrıca onüç asır kadar yolculuğun durumu yeknesak olarak devam etmiştir. Ondan sonra bugünkü nakil vasıtaları ortaya çıkıp yolculuğun düzenini değiştirdi. Bu durum devam edecek mi etmeyecek mi? Onu da bilemeyiz. Yarın bir atom savaşı çıkıp her şeyin alt-üst olmayacağını kim garanti edebilir. Binaenaleyh böyle kısa bir zaman için İslâm'ın sabit olan hükmünü değiştirmeye yetkimiz yoktur. Hanefi ulemâsından Kemal İbn-i el-Humam gibi zevat hariç, dört mezheb ulemâsı yolculuk mesafesi kısa bir zaman içerisinde kat edilse de seferi namazın durumu değişmez diye beyân etmişlerdir. Meselâ: Şafiî ulemâsından Hatîb Şirbînî şöyle diyor: Yolcu bir ata binmek sureti ile yolunu günün bir kısmında kat etse de yine namazını kasr eder. Maliki ulemâsından Düsukî de şöyle diyor: Yolcu faraza uçup bir lâhzada yolunu kat' etse yine namazını kasredecektir. Hanbelî ulemâsından Keşşaf el-Kına sahibi de şöyle diyor: Yolcu yolunu bir saatte kat etse yine namazını kasr edecektir. Hanefî ulemâsından Kasanı -Bedaiu's-Sanai sahibi- şöyle diyor: Bir yolcu normal olarak üç günlük olan mesafeyi bir veya iki günde kat etse yine seferi namazı kılacaktır. Deniz yollarında da durum değişmez. Yani eskiden yolculuk yelkenli gemilerle yapıldığı için yine onlar ölçü olacaktır. Yelkenli gemi saatte beş altı mil kat ettiğine göre denizde kasr mesafesi doksan mil'dir. Şafiî mezhebine göre seferi namazı kılabilmek için 48 millik bir yola çıkmak gerekir. Bu da 144 kilometre eder. Çünkü her mil dört bin adımdır, her adım da yetmişbeş santimdir. Demek oluyor ki bir mil üç kilometredir. Üçü kırksekizle çarptığımız takdirde 144 kilometre eder. Ayak ile mesafe takdir edilecek olursa beşyüz yetmişaltı bin ayaktır. Bunları -her ayak- ortalama olarak yirmibeş santim olduğuna göre metreye çevir-sek yukarıda beyân ettiğimiz rakama yakın bir rakam çıkar. Binaenaleyh seferi namazını kılabilmek için yol mesafesinin yüzkırkdört kilometreden aşağı olmaması lâzımdır.
 
SORU: Normal memleketlerde farz namazların vakitleri fıkıh kitaplarında açıkça beyân edilmiştir. Fakat normal olmayan yani kırkbeş enlem derecesinden doksan enlem derecesine kadar olan memleketlerde namaz vakitlerinin durumu açık değildir. Bu sebeple müslümanlar arasında münâkaşa sürüp devam etmektedir. Çünkü altmışaltı enlem derecesinden doksan enlem derecesine kadar onyedi günden altı aya kadar -kutuba yakınlık ve uzaklık nisbetine göre- gündüz veya gece devam etmektedir, ayrıca kırkbeş enlem derecesinden altmışaltı enlem derecesine kadar kuzey kesiminde yazın, güney kesiminde de kışın akşam şafağı kaybolmadan önce fecr doğar, yani yatsı namazının vakti teşekkül etmeden evvel sabah namazı vakti girerse, böyle yerlerde yaşayan müslümanlar nasıl namaz ve oruçlarını eda edecekler?
CEVAP: Yer küresini üç bölüme ayırmak mümkündür.
1-Ekvator çizgisinin ayırdığı kuzey ve güney yarım küresinin kırkbeş enlem derecesinde yer alan memleketler sualde belirtildiği gibi hadîs ve fıkıh kitapları, burada farz namazların vakitlerini şüphe bırakmayacak şekilde açıklamışlardır. Ayrıca açıklama yapmamıza hiç gerek yoktur.
2-Altmışaltı enlem ile doksan enlem arası olan yerler. Burada her mevsimde gece ve gündüz yirmi dört saatten ibaret değildir. Gece veya gündüzü -Kutup mihverine yakınlık ve uzaklık nisbetine göre on yedi gün ile altı ay arasında bir zaman kadar uzar. Peygamber (sa.) buranın da namaz vakitlerini beyân buyurmuştur, ihtilâf etmek manasızdır. Nevas bin Sem'an (ra.) diyor ki: Peygamber (sa.) Deccal'dan söz etti. Bunun üzerine: "Ey Allah'ın Resulü, O, yeryüzünde ne kadar kalacak?" diye sorduğumuzda buyurdu ki: "Kırk gün kala cak. Bir günü bir sene gibidir, diğer bir günü bir ay gibidir, başka bir günü de bir hafta gibidir. Kalan diğer günleri ise günlerimiz gibidir." "Yani ey Allah'ın Resulü, bir sene gibi olan günde bir günlük namaz bize kâfi gelir mi?" diye sorduk. Peygamber (sa.): "Hayır" takdir ediniz buyurdu". Hadîsten anlaşılıyor ki, vaktin normal teşekkül etmediği yerlerde namaz ve oruç gibi ibâdetler vaktin normal teşekkül ettiği en yakın memleketlere göre kıyas edilecektir. Gece ve gündüzü yirmi dört saatten uzun olan bu yerlerde güneşin durumu misal olarak gösterilmiştir. 66 Kuzey enleminde 13 Haziran'dan l Temmuz'a kadar, 70 Kuzey enleminde 17 Mayıs'tan 7 Temmuz'a kadar, 90 Kuzey enleminde altı aya kadar güneş hiç batmaz, ufkun üstünde kalır. Güney enlemlerinde ise durum tam tersidir.
3 - Kırk beş enlem ile altmışaltı enlem arası olan yerlerde gece ve gündüz yirmi dört saatten ibaret ise de, muayyen zamanlarda şafak ile fecr birbirine kavuşurlar, yani şafak batmadan önce fecr doğar. İşte böyle yerlerde ve zamanda yatsı namazının farz olup olmadığı hakkında ulemâ ihtilâf etmiştir. Şafiî, Maliki, Hanbelî ve Hanefî ulemâsının çoğu, yatsı namazının farz olduğunu kayd etmişlerdir. Şafiî ulemâsından İbn-i Hacer "Tuhfetü'l-Muhtac"da, Hatîb Şirbinî de "Muğni'l-Muhtac" da bu mes'eleyi "Namaz Vakitleri" bahsinde uzun uzadıya beyân edip yatsı namazının kesin olarak farz olduğunu yazmışlardır. Nesefî, Durer, el-Fayz, Mecma'ul-Enhur, el-Kemal, el-Tanvîr, el-Dur el-Muhtar ve Nazüretü'1-Hakk gibi Hanefi kitaplar da yatsı namazının farz olduğunu beyân ediyorlar. Delilleri ise: Allah'ın, kullarına beş vakit namazın farz olduğunu beyân buyurup, eda edilmesi için emretmiş olmasıdır. Halvanî ve Zeyla'î gibi zevat da vakit, namazın şartı ve vücubun sebebidir. Sebep olmayınca müsebbeb de olmaz diyerek böyle yerlerde yatsı namazının farz olmayacağını savunmuşlardır. Bazı kimseler adeta namaz ve ibâdet düşmanlığı yaparak söz konusu olan bu yerlerde yatsı ve vitir namazının kılınmaması için büyük gayret gösteriyorlar. Halbuki ihtilaflı meselelerde ihtiyate göre hareket etmek" daha efdâldır. Hatta bazıları daha ileriye giderek, o yerlerde orucun da farz olmadığını söylüyorlar.
1981 yılında Ramazan-ı şerifte Hollanda'da bulunduğum sırada yatsı namazı ve orucun farziyetleri ile ilgili dedikodu yapılıp kazan gibi kaynıyordu. Bunların iddiaları şuydu: "Bu yerlerde güneş battıktan sonra yeteri kadar ufkun altına inmemekte ve ufuktaki kızıllık (akşam namazı vakti) bitmeden sabah olmaktadır. Bu durumda Hanefî mezhebine göre yatsı ve imsak vakitleri kat'iyetle yoktur. Hanefî mezhebine göre vakit, namazın şartı olduğu gibi vücübunun da sebebidir. Binaenaleyh bir yerde namaz vakitlerinden biri veya birkaçı tahakkuk etmezse o vakitlere ait namazlar o yer ahalisine farz olmamış olur. Söz konusu bu iddia çok zayıf bir fetvaya istinad ettiğinden, böyle bir vaziyet karşısında Hanefî mezhebine göre amel etmek isteyen müslüman kardeşlerimize en uygun tavsiyemiz yatsı ve teravih namazlarım kılmak ve oruç tutmaktır." Bu iddia birkaç yönden doğru değildir.
1-Hanefî mezhebinde mutedil memleketlerde vakit, namazın şartı ve vücübun sebebidir. Fakat mutedil olmayan memleketlerde ise el-Dur el-Muhtar ve Mecma'ü'l-Enhur gibi kitapların ifâde ettiklerine göre vakit, ne namazın şartı ne de vücübun sebebidir. "Mecma'ü'l-Enhur" c. l, s. 71'de şöyle denilmektedir: Bir şeyin alametinin olmaması, onun yokluğunu ifâde etmez. Ayrıca böyle yerlerde (şafağın batmadığı yerlerde) yatsı namazının farz olduğuna dair delil vardır. O da: Allah'ın, kullarına beş vakit namazın farz olduğunu beyân bu yurup edasını emretmesidir. Ve yatsı namazı kesinlikle kılınacak ki, Allah'ın emrine imtisal edilsin. "el-Dur el-Muhtar" da bu hususta şöyle diyor: "Bulgar" gibi yerlerde yatsı ve vitir namazının vaktini bulamayan (çünkü burada şafak batmadan önce fecr doğar) yatsı ve vitir namazını kılmakla mükelleftir. Ve onlar için vakit takdir edilecektir.
2-Bir hüküm hakkında ihtilâf vaki olursa, yani, ulemânın bir kısmı yapılması lazımdır, bir kısmı da lâzım değildir derse, ihtiyaten yapılması daha uygundur. Çünkü gerçekten gerekli olduğu halde terk edilirse vebal terettüp eder, gerekli olmadığı halde eda edilirse zarar vermez.
3-Dünyanın kuzey kesiminin hem doğusunda hem de batısında asırlardan beri müslümanlar bulunmaktadır. Onlar şafağın batmadığı zamanlarda da yatsı namazını kılıp oruç tutarlardı. Kazan ve Volga nehrinin çevresinde bulunan Türkler, Hanefî oldukları halde ne yatsıyı, ne orucu terk ettiler.
Hanefi ulemâsından "Mülteka el-Ebhur" sahibi ise Zayle'î gibi zevatlar şafağın batmadığı yerlerde yatsı namazının farz olmadığını söylemişler ise de, el-Fayz, Mecma'ul-Enhur, el-Kemal, el-Tenvîr, el-Durru'l-Muhtar ve Reddü'l-Muhtar gibi kitaplar vacip olduğunu söylemişlerdir. Yatsı namazının farz olduğuna dair geniş malûmat isteyen Nazuretü'l-Hak fi Faridatî el-işai ve inlem Yağib el-şefeku isimli kitaba baksın. Üzerinde durulması gereken bir husus varsa o da yatsı namazının vakti meselesidir. Şöyle ki: Kırk beş enlem ile altmışaltı enlem dereceleri arasında bulunan bölgelerde muayyen zamanlarda şafak batmadan önce fecr doğar. Böyle olunca yatsı namazının farz olup olmadığı hakkında ihtilâf vardır diye kaydetmiştik. Farz olduğu takdirde ki, müftabih olan da budur, yatsı namazı takdir edilerek kılınacaktır. Fakat şafak battığı zaman da çok geç batar. Bazen şafak ile fecr arasındaki mesafe çok kısadır. Namaz kılmak için şafağın batışını beklemek çok zor olur. Hatta mutlaka beklemenin lüzumu söylense, yatsı namazının terk edilmesine vesile olacaktır. Bahusus oradaki müslümanların yüzde doksan dokuzu işçidir. Yatsı namazını kılmaları için saatlerce şafağın batışını beklemeleri ve sabahları iş başı yapmaları imkânsızdır. Acaba normal memleketlerde olduğu gibi güneşin batışından bir buçuk saat sonra yatsı namazını kılmak caiz midir? İşte bu işi görüşmek için 1980 yılında Belçika'da İslâm ülkelerinden âlimlerin katıldığı bir toplantı akdedildi. Türkiye'den giden heyette ben de vardım. Müzakere neticesinde konferansa katılanlar özetle aşağıdaki karara varmışlardır: Toplantıya katılanlar; gece boyunca hiç şafağın batmadığı veya çok uzadığı 45 enlem dairesinden sonra bölgelerde yaşayan müslümanların durumu ve içinde bulundukları ağır şartlan tetkik ederek incelediler. Yatsı namazını eda etmek için her sene aylarca geceleyin uzun zaman beklemek sağlıklarına büyük zarar vereceği gibi işlerine de zarar verecektir. Halbuki İslâm dini kolaylık dinidir. İbâdet ve taatta meşekkat olduğu zaman kolaylaştırıcı hükümler getirir. Bunun için hasta ve benzeri kimselerin durumunu nazar-ı itibara alarak onlar için cem'u takdim ve te'hir ile (Şafiî, Hanbelî ve Maliki mezhebinde olduğu gibi) namaz kılmalarına müsaade etti. Bu ülkelerde yaşayanların şafak meselesi hususundaki durumları, hasta ve misafir gibi kimselerin durumundan az ağır değildir. Konferansa katılan zevat da buna kıyas ederek bu bölgelerde yaşayan müslümanların cem'u takdim ile namaz kılmalarının caiz olduğuna kanaat getirdiler. Ancak, yatsı namazını cemaat ile eda etmek kasdıyla ve "normal olmayan memleketlerde, normal memleketlerin namaz vakitleri ölçü olarak alınacak" diyen zevata uyarak bu bölgeler için yatsı namazı hususunda İslâm'ın merkezi ve mutedil oluşu dolayisiyle Mekke'yi kıstas olarak kabul ettiler. Zahir eddin el-Merginanî Fergana'dan Buhara'ya gittiğinde; Buhara tembellerinin şafak batmadan önce namaz kıldıklarını gördü. Onlara engel olmak istedi. Bilâhare Şems el-E'imma Serahsî ile görüştü, yatsı namazının vaktinden önce namaz kılanlara engel olmak istediğini söyleyince Serahsî bunu yapmaya engel olursan, tamamıyle yatsı namazını terk edecekler. Oysa ki vaktinden önce kıldıkları bu namazı, bazı e'imme tecviz ediyor diye cevap verdi. Yalnız şafak battığı takdirde imkân varsa onun batışını bekleyip yatsı namazını kılmak daha efdaldir.
 
SORU: Mescidü'l-Haram'm İmamı Arafat'ta veya Mina'da seferi namaz kılarsa kendisine uymak caiz midir?
CEVAP: Mescid'ül-Haram'ın imamı mukîm olduğu için seferi namaz kılamaz ve kıldıramaz. Kıldığı takdirde kendisine uymak caiz değildir. Nesefi diyor ki: "Hayret, nasıl Mekke'li bir imam seferi namaz kıldırıyor ve nasıl hacılar kendisine iktida ediyorlar?"
 
CUMA NAMAZI
 
SORU: İslâmiyetin uygulanmadığı yerde cuma namazının farz olup olmadığı hakkında çelişkili sözler söylenmektedir. Bunun mâhiyeti nedir? Cuma namazı ne zaman farz olmuştur?
CEVAP: Cuma namazı hicretten önce farz kılınmıştı. Ancak müslümanların durumu çok nazik olduğundan Mekke'den önce Medine'ye yakın Nakî el-Hadimat isimli bir köyde kılındı. İlk cuma namazını kıldıran Es'ad bin Zürare olmuştur. Peygamber (sa.) ilk cuma namazını Mekke'den Medine'ye hicret esnasında Küba ile Medine arasında beni Salim bin Avf a ait bir vadide kıldırdı. Kılınan her iki cuma namazı da henüz İslâm devleti meydana gelmeden evvel olmuştu ve tabii olarak İslâm şeriatı da hakim değildi. Cuma namazı diğer namazlar gibi bir namazdır. İslâm devletinin oluşu ve şeriatın uygulanması ile hiç bir ilgisi yoktur. Hiç bir âyet ve hadîs veya mezheb cuma namazının bir yerde kılınabilmesi için İslâm devletinin hakim olmasını veya İslâm şeriatının tatbik edilmesini şart koşma-mıştı. Hanefî mezhebinde üç kişi. Şafiî mezhebinde de kırk kişi küfür diyarı sayılan "meselâ: Birleşik Amerika'da" bulunsa yine cuma namazını kılacaktır. Ancak Hanefî mezhebinde cuma namazı kılınan yerde müslümanların emirî veya temsilcisi varsa düzeni korumak için onun emriyle olacaktır. Emir yoksa, müslümanların uygun gördükleri bir kimse onlara cuma namazını kıldıracaktır. Müslümanların emirî bulunduğu halde cuma namazını kılmak için cemaat kendi kendine bir imam tayin edemez; etse de nazar-ı itibare alınmaz. Bu durumda kılınan cuma namazı sahih değildir. (Şafiî mezhebinde cuma namazında emîrin tayini şart değildir). Amma emîr olmazsa halk cuma namazını kıldırmak için bir imam tayin edip cuma namazını kılacaklardır. Hatta müslümanların başındaki emîr cuma namazını kıldırtmayıp yasaklasa da müslümanlar imkânı varsa onun sözüne bakmadan ve iznini almadan da cuma namazını kılacaklardır. Ayrıca bir gayr-i müslim, İslâm diyarını istila edip müslümanların başına geçerek müslünıan bir kimseyi Vali (veya Kadı veya müftü) olarak tayin ederse bu zat müslümanlara cuma ve bayram namazını kıldıracaktır. Binaenaleyh şu veya bu memlekette cuma namazı kılınmaz deyip halkın inancını bozup sarsmak, kutsal cuma namazından halkı soğutmak doğru değildir. Düşmanın bize yapmak istediği şey de budur. Şu veya bu memleket darü'l-harb de olsa cuma namazını kılmak mecburiyetindeyiz. Peygamber (sa.) buyurdu ki: "Ehemmiyet vermiyerek üç cuma namazı terk eden kimsenin kalbini Allah (cc) mühürler." "Cuma namazlarını bırakmaktan vazgeçsinler. Yoksa Allah kalbleri üzerine mühür basar, sonra gafillerden olurlar."
 
SORU: Mekke ve Kahire gibi yerlerde hutbe ve cuma namazı radyodan verilmekte ve uzaklarda dinlenmektedir. Uzakta dinleyenler radyodan nakledilen namaza iktida edebilirler mi?
CEVAP: Radyodan nakledilen namaza iktida etmek caiz değildir. Çünkü imam ile me'mümün yerleri hakikaten veya hükmen bir olmalıdır. Binaenaleyh imam ile me'müm arasında veya me'müm ile öndeki saf arasındaki mesafe nıescid dışında olduğu takdirde bir saf bağlanacak kadar veya daha fazla geniş olursa iktida sahih değildir. Amma saf bağlanacak kadar boş yer bulunmaz cemaat çoğalıp geniş yer kaplarsa mesafe ne kadar uzak olursa olsun beis yoktur. Şafiî mezhebinde cemaat camiide değil, kırda olursa me'müm ile imam veya me'müm ile öndeki saf arasındaki mesafe -boşluk-üçyüz arşından fazla olursa iktida sahih değildir. Binaenaleyh her iki mezhebde de radyodan nakledilen namaza iktida sahih değildir. Fakat, cami büyük olduğundan, imamın sesini daha fazla yükseltmek ve cemaata duyurmak maksadıyla hoparlör kullanmakta beis yoktur. Çünkü cemaat birbirine bitişik ve birbirini görmektedir. İmamın sesini duymazsa da iktida etmek sahîhdir.
 
SORU: Yunanistan gibi İslâm'a inanmayan bir devlet tarafından tayin edilen bir din görevlisinin arkasında namaz kılınması caiz midir?
CEVAP: İslâm'a inanmayan bir devlet tarafından tayin edilen din görevlisi müslüman ise, yani İslâm'ın bütün ahkâmını kabul ediyor ve imametin şartlarına haizse arkasında namaz kılmak caizdir. İslâm devleti tarafından tayin edilen bir din görevlisinin görevi kabul edip maaş alması din görevliliğine ve imamet yapmasına zarar vermediği gibi müslüman olmayan bir devlet tarafından tayin edilerek görevi kabul edip maaş alması da zarar vermez. Hatta devlet kâfir bile olsa İslâm'a hizmet etmek gayesiyle böyle bir görevi kabul edip ehil olmayan kimselere bırakmamak lazımdır. Kadı Şureyh ve Tabi'înin bir çok ileri gelenleri zâlim ve müstebid ve hatta Cassas'ın ifâdesine göre bir kısmı mürted olan Emevî hükümdarlarının zamanında Kadılık görevinde bulunup maaş almışlar ama hilafetlerini kabul etmemişlerdir. Hazret-i Hasan, Said bin Cubeyr, Şa'bi ve Tabiî'nin ileri gelenleri de bu zâlimlerden maaşlarım almakla beraber onlara karşı geldiler. Dört bin Kurra ve hafız Haccac-ı Zâlim'e karşı savaş açıp, Ahvaz, Basra ve Deyr El-Cemacim gibi yerlerde Allah rızası için kendisiyle çarpışarak kanlarını dökmüşlerdir. Ancak böyle bir görev için dinden taviz verip ehli küfrün düzenini benimseyen kimse, mürted olduğundan arkasında namaz kılmak caiz değildir.
 
SORU: Bir çok daire amiri memurların cuma namazına gitmelerine müsâade etmediğinden, herkese açık olmayan kapalı bir yerde cuma namazı kılınmak isteniyor. Böyle bir yerde cuma namazını kılmak caiz midir?
CEVAP: Hanefî mezhebine göre cuma namazının sıhhat şartları yedidir:
1-   Şehir olması,
2-   Varsa Sultan'ın izni,
3-   Vaktin girmesi,
4-   Hutbenin okunması,
5-   Hutbenin namazdan önce okunması,
6-   Cemaatle eda edilmesi,
7-   Izn-i 'amm, yani cuma namazı kılınan yerde herkesin oraya girişinin serbest olmasıdır. Binaenaleyh Hanefî mezhebinde köylerde, ceza evinde, askerî kışlalarda ve girişi serbest olmayan dairelerde cuma namazını kılmak caiz değildir.
Şafiî mezhebinde ise cuma namazının sıhhat şartlan altıdır:
1-Vaktin girmesi,
2- Şehrin veya köyün hududu dahilinde olması,
3- Cuma namazı kılınan yerde ihtiyaç olmadığı halde başka bir cumanın tekbiretü'l-îhram'ının ona sebkat etmemesi veya birlikte olmaması,
4-En az ilk rekâtta cuma namazının cemaat halinde kılınması,
5-Cuma namazının müslüman, baliğ, akıllı, hür, erkek, mukim ve yerli olan kırk kişi ile eda edilmesi,
6-Cuma namazından önce iki hutbenin okunmasıdır.
Binaenaleyh kırk kişiden az veya kırk kişi olduğu halde hepsi veya bir kısmı yerli olmazsa cuma namazı kılınmaz. Fakat köyde, ceza evinde, kışlada veya herkes için girişi serbest olmayan yerde yerli kırk kişi olduğu takdirde cuma namazı kılınır. Cuma namazını teşri' etmenin en büyük hikmetlerinden biri müslümanların tanışıp birleşmeleri ve Allah'ın emrini tebliğ etmek olduğuna göre herhangi bir mezhebe göre cuma namazı sahih ise kılınmalı sonra da ve ihtiyaten öğle namazı i'ade edilmelidir.
 
SORU: Daire amiri, memurların cuma namazına gitmelerine izin vermezse ne yapmaları gerekir?
CEVAP: Daire amiri, memurların cuma namazına gitmelerine izin vermezse, önce amiri makbul bir yolla takındığı menfî tavırdan vazgeçirmeye çalışırlar. İmkân olmadığı takdirde memur ya kendi naklini başka yere yaptıracak, yahut da maddi durumu müsait olduğu takdirde istifa edecektir. Durumu müsait olmazsa görevine devam edip cuma namazına gitmeden öğle namazını kılar, vebal de amire ait olur, işçinin de durumu böyledir. İbn Kasım ve Şebramilisi şöyle diyorlar: Cuma namazına izin vermeyen bir işverenin yanında bir işçinin çalışabilmesi için, muhtaç olması gerekir. Muhtaç olmadığı takdirde cuma namazını kılmayarak yanfnda çalışması haramdır. Hanefî ulemâsından el-İmam Abu Hafs gibi zevat; işverenin izni olmadan işçinin cuma namazına gitmesi caiz değildir, demişler ise de işçi ve memurun cuma namazına gitmelerine mani olmak büyük bir vebaldir.
 
SORU: Bulaşıcı bir hastalığa mübtelâ olan bir kimsenin cuma namazına gitmesi caiz midir?
CEVAP: Bulaşıcı bir hastalığa mübtelâ olan kimsenin cuma ve bayram gibi namazlara gitmesi caiz değildir. Çünkü gitmesi, hastalığın yayılmasına vesile olabilir. İslâm dini bir memlekette bulaşıcı bir hastalık bulunursa onu sıkı kontrol altında tutmayı emreder, oraya giriş ve çıkışı yasaklar. Peygamber (sa.): "Bir memlekette vebanın bulunduğunu duyarsanız oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz bir memlekete gelirse ondan çıkıp başka yere gitmeyiniz" buyuruyor. Diğer bir hadîste şöyle buyurmuştur: "Cüzzamlıdan, aslandan kaçar gibi kaç". Hatta başkasına zarar verecek fıtrî veya sarımsak ve soğan gibi şeyleri'yemekten dolayı arızî bir kokusu olan kimsenin cuma namazına ve cemaata gitmesi caiz değildir.
 
SORU: Bir şehirde bir kaç yerde cuma namazı kılınabilir mi?
CEVAP: Peygamber (sa.) ile Hulefa-i Raşîdinin zamanında müteaddid yerlerde değil her şehirde birer yerde cuma namazı kılınıyordu. Çünkü müslümanların haftada bir defa da olsa bir araya gelip görüşmeleri ve birbiriyle kenetlenmeleri İslâm'ın gayelerinden birisidir. Eskiden şehirler küçük ve bütün belde halkının bir araya gelmesi de mümkündü. Şehirler gelişip halkın bir araya gelmesi zorlaşmca her şehirde birkaç cuma namazı kılınmağa başlandı ve şimdiye kadar böyle devam etti. Hanefi mezhebinde racih kavle göre ihtiyaç da olmazsa her şehirde ve kasabada müteaddit yerlerde cuma namazının kılınmasında beis yoktur. Zühr-u ahirin kılınması da söz konusu değildir. Ancak mercüh (zayıf) kavle göre bir şehirde birkaç yerde cuma namazı kılınsa zühr-i ahir kılınacaktır. Şafiî mezhebine göre ise asr-ı saadette ve tâbi'în devrinde her köy ve şehirde (köy diyoruz çünkü onlara göre köyde de cuma namazının kılınması gerekir) birer yerde cuma namazı kılındığı ve İslâm'ın en büyük gayelerinden biri müslümanları bir araya getirip birleştirmek olduğundan zaruret olmadan cumanın taaddüdü caiz değildir. Amma zaruret varsa ihtiyaç nisbetine göre birkaç yerde cuma namazını kılmak caizdir. Ve öğle namazı da kılınmayacaktır. Meselâ; bir köyün, veya bir şehrin halkı bir camiiye sığmazsa iki camiide cuma namazı kılacaklar. Bu da kâfi olmazsa üçe çıkarılır. Şayet bir şehrin halkı beş camiiye sığdığı halde altı camiide cuma namazı kılarsa tekbîretü'1-ihramı daha önce getiren hangi camii'nin cemaatı ise onların cum'a namazı sahihtir. Diğerlerinin cuma namazı sahih olmadığından öğle namazını kılmaya mecburdurlar. Hangisinin tekbîretü'l-ihramı daha önce getirdiği belli değilse hepsinin öğle namazını kılmaya mecburdurlar.
 
SORU: Hasta ve misafir gibi cuma günü cuma namazına gidemeyen bir özür sahibinin öğle namazını diğer vakitler gibi cemaatle kılması sünnet sayılır mı?
CEVAP: Şafiî mezhebine göre tutuklu, hasta ve misafir gibi cuma namazına iştirak etmeyen kimsenin öğle namazını cemaatle kılması sünnetir. Diğer vakitlerden farkı yoktur. Hanefî mezhebine göre ise köy ve çöl gibi cuma namazı kılınmayan bir yer olursa cemaatle kılması sünnettir.Ama cuma namazı kılınan bir yer olursa öğle namazım cemaatle kılmak mekruhtur.
 
SORU: Son zamanlarda cuma namazının kılmmaması için mücadele verenler türedi. Özellikle Diyanet mensuplarına uymamakta ve onlara uymamak için mücadele vermektedirler, bu husustaki düşünceleriniz nedir?
CEVAP: İslâm dini hüsnüniyete dayalı fikrî ihtilâf veya kanaat farklılıklarını normal karşılar. Cuma namazının farziyeti konusunda Türkiye'de iki farklı kanaatin ortaya çıktığım müşahede etmekteyiz. Bir kısım müslüman cuma namazı farz değildir demektedir. Bunların kanaatlerine karışmıyorum. Her insan Rabbülâlernin huzurunda imtihan verecektir. Ancak üzüldüğüm nokta dinî bir meseleye şahsî ve mizacî heyecanların katılarak ortalığın bulandırılmaya çalışılmasıdır. Dindar ve samimi gençlerin istikametini değiştirip cami ve cemaatten uzaklaştırmak cihad olmadığı gibi fazilet de değildir. Burada müslüman kardeşlerime bir iki hususu hatırlatmak istiyorum: Asr-ı Saadetten bu yana müslümanlar hakim oldular, mahkum da oldular. Ama hiç bir zaman şeairi İslâmiyyenin başında gelen cuma ve cemaati terketmediler. Zaten bu toplum cuma ile cemaati büsbütün terketseler İslâmiyetle olan bağlan kopar. Cuma ve cemaatle uğraşanların müslümanları ve özellikle gençlerimizi camiye, cemaate ısındırmalarını tavsiye ediyorum. İslâm âlemi perişan haldeyken, binbir zulümle karşı karşıya bırakılmışken cuma ve cami etrafında birleşmek, birbirimize İslâm'ı anlatmak ve öğretmek daha faydalıdır. Bu hususta sözü fazla uzatmak istemiyorum. Durum müslümanların malumudur.
Şimdi, cuma namazının İslâm'a göre hükmü nedir, onu kısaca izah etmeye çalışalım: Cuma namazı, hür, akıllı, baliğ, mukim erkek ve hasta olmayan her müslümana farzdır. Farziyeti Kur'ân-ı Kerîm, sünnet-i seniyye ve icmâ-ı ümmetle sabit olmuştur. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Ey İmân edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz elbette bu, için daha hayırlıdır". Peygamber (sa.) de şöyle buyuruyor: "Allah'a ve âhiret gününe inanan kimse cuma namazını kılsın. Ancak kadın, yolcu, köle ve hasta olan kimse müstesna". Başka bir hadîste şöyle buyuruyor: "Aklı başında olan herkesin cuma namazına gitmesi farzdır." Diğer bir hadîste de şöyle buyuruyor: "Allah'û Teâlâ, aldırış etmeden üç cuma namazını terk eden kimsenin kalbini mühürler." Cuma namazını kılmak hususunda ashab-ı kiram ittifak ettikleri gibi tâbi'în de ittifak etmişlerdir. Hatta Abdullah bin Ömer gibi birçok Ashab Haccac gibi zâlimlerin arkasında cuma namazını kılmışlar ve hiç bir zaman terketmemişlerdir. Abdullah bin Ebi Hüzeyl şöyle diyor: "Abdullah bin Zübeyr'e karşı gelen zulüm ve yalanlarıyla meşhur hatta peygamberlik iddiasında bulunan el-Muhtar bin Ebî Ubeyd bin Mes'ûd es-Sekafî, Irak'ta hakim olduğu zaman arkasında cuma namazını kılmamaktan söz ettik. Ama sonra biz müslümanlar arkasında cuma namazını kılmak hususunda ittifaka vardık ve yalanının kendisine ait olduğunu söyledik". Yukarıda zikredilen hadîslerden de anlaşıldığı gibi cuma namazı çocuk, kadın, yolcu, köle ve hasta olan kimse müstesna herkese farzdır. Ancak veliyül-emrin izni meselesi cuma namazının eda şartlarından biri olup olmadığı hakkında ihtilâf vardır.
Şafiî, Maliki ve Hanbelî mezheblerine göre cuma namazıyla diğer namazlar arasında fark yoktur. Velîyül-Emir olsun olmasın, varsa da izni bulunsun bulunmasın, herhangi bir mani olmazsa mutlaka cuma namazı kılınacaktır. Hanefî mezhebine göre ise müslümanlarm başındaki idareci müslüman ise cuma namazını kılabilmek için onun izni şart koşulmuştur. Şayet halkın başındaki müslüman idareci cuma namazının kılınmasına müsaade etmez veya idareci müslüman olmazsa o zaman müslüman halk, uygun gördüğü bir kimsenin arkasında cuma namazını kılacaklar. Hanefî mezhebinde cuma namazı için veliyyü'l-emrin izni, namazın sıhhati için setr-i avret şartı gibidir. Yani namazın sıhhat şartlarından biri setr-i avrettir. Avreti örtecek bir şey bulunsa mutlaka avreti örtmek îcâb eder. Varsa avreti örtmeden namaz kılmak sahîh değildir. Avreti örtecek bir şey bulunmazsa namazın farziyeti sakıt olmaz. Avreti örtmeden de namaz kılmak îcâb eder. Yani cuma namazının kılınması zaruridir. Yalnız idareci müslüman olduğu takdirde izniyle eda edilecektir. Şayet idareci müslüman olmazsa veya müslüman olduğu halde izin vermezse imkân olursa yine kılınacaktır. Hz. Osman (ra.) cuma günü, muhasarada olduğu için cuma namazını kıldırma imkânını bulamadığı gibi kimseye de izin vermedi. Fakat Hazret-i Ali (ra.) müslümanlara cuma namazını kıldırdı. Yukarıda yaptığımız açıklamadan anlaşılıyor ki darü'l-harb olsun, darül İslâm olsun idare şekline bakmadan cuma namazı kılınacaktır.
Ebû Davûd, Ibn-i Mace, İbn-i Hibban ve Beyhakî'nin rivayet ettiklerine göre Medine'ye yakın Nakî'ül-Hadimat ismindeki yerde hicretten evvel ve İslâm hakimiyeti olmadan evvel ilk cuma namazı Esat bin Zürare tarafından kıldırıldı. İbn'i Hacer Tuhfetül Muhtaç isimli kitabında şöyle diyor: "Cuma namazı Mekke'de farz kılındı. Ama müslümanlann sayısı az olduğu veya sıkışık bir halde oldukları için Mekke'de değil, Medine'de kılınmasına başlandı." Dare Kutnî'nin rivayetine göre de Peygamber (sa.) hicret etmeden önce cuma namazını kılmak için imkân bulamadı. Kılınması için Mus'ab bin Umeyr'e yazı yazdı. Bir imam İslâm'a bağlı ve ehil olursa kim tarafından tayin edilirse edilsin müslüman ve ehil olduğu için arkasında namaz kılmak caizdir. Ama İslâm'a inanmaz veya ehil olmazsa müslüman bir idareci tarafından tayin edilse de arkasında namaz kılmak caiz değildir. Cuma namazını kılmak veya kılmamak hususunda şuna buna bakmamalı. Asr-ı saadete, tarihe ve İslâm âlemine bakmalı. İslâm âleminin kırk küsur ülkesi vardır. Bir iki ülkesi hariç bütün ülkelerde idare İslâmî değildir. Hepsinde de imamlar halk tarafından değil idareciler tarafından tayin edildikleri halde hiç bir yerde cuma ve cemaat boykot edilmemiştir. Farz-ı muhal olarak cuma namazı Hanefi mezhebinde farz olmasa da İslâm'ın maslahatı için diğer mezheblere göre hareket etmek zorundayız.
 
SORU: İbn'i Abidin, müslümanların reisi cuma namazına müsâade etmezse veya ülke darü'l-harb olursa müslü-manlar cuma namazını (kılabilir) mânâsını ifâde eden (yecuzü) veya (lehüm) tabirini kullanıyor. Yani cuma namazını kılmak caiz de olsa mecburî olmadığını hissettiriyor. Bu hususta görüşünüz nedir?
CEVAP: (Yecuzü) kelimesi bazen sahîh mânâsında kullanıldığından lüzum ve gerekli mânâsını ifâde eder. Meselâ birisi dese ki: Yalnız diz ile göbek arasını örtecek kadar elbisem vardır. Başka elbisem yoktur. Bununla namaz kılsam caiz midir? Diye sorsa, kendisine verilecek cevap yecuzü (caizdir) şeklinde olacaktır. Fakat "caizdir" sözünün mânâsı (muhayyersin) namaz kılmayabilirsin demek değil, sahilidir manasınadır. Buceyremi, (c. 2, s. 64)'te şöyle diyor: "(Yecuzü) kelimesi bazen vacib mânâsını ifâde eder. İbn'i Hacib'in Kafiyesi de şöyle diyor: (Ve yecuzü sarfühü) zarurete binaen onu sarfetmek caizdir." Nahvi bilen kimse anlıyor ki: Gayr-i munsarifin zarurete binaen munsarif olması îcâb eder. Yani (yecuzü) mümkün bilimkan eramm kabilinden olduğu için vücubu ifâde eder.
 
SORU: Cezaevinde yatan kimseler cezaevinde cuma namazını kılabilir mi?
CEVAP: Hanefilere göre cezaevinde yatan kimselerin cezaevinde cuma namazı kılmaları sahîh değildir. Çünkü cuma namazının sıhhat şartlarından biri; izn-i amm'dır. Yani isteyen herkesin cuma namazı kılınan yere girebilmesidir. Şafiî mezhebinde böyle bir şart olmadığına göre, oranın yerlisinden kırk kişi cezaevinde bulunsalar cuma namazını kılmakla mükellefdirler. Kışla da cezaevi gibidir.
 
SORU: Bugün Türkiye'de hutbe Türkçe olarak okunmaktadır. Arapçadan başka bir dil ile hutbe okumak caiz midir?
CEVAP: Hanefi mezhebine göre Hutbenin bir tek rüknü vardır. O da Allah'ı zikretmektir. Zikrullah olduğu zaman hutbe sahih sayılır. Buna göre Hanefî mezhebinde hutbenin Arapça ile okunması şart değildir. Şafiî mezhebine göre ise hutbenin beş rüknü var:
1-Her iki hutbede Allah'a hamd etmek,
2-Her iki hutbede Peygamber'e salavat-ı şerife getirmek,
3-Her iki hutbede takvayı tavsiye etmek,
4-İki hutbenin birisinde âyet okumak,
5-Son hutbede seslice mü'minlere dua etmek.
Bu beş rüknün Arapça olarak okunması ve kırk kişinin işitmesi lazımdır. Bu beş rüknün dışında, aradaki öğüt ve nasihatin herhangi bir lisan ile yapılmasında beis yoktur.
 
SORU: İstanbul, Ankara ve Adana gibi şehirlerde cemaat içinde epeyce Şafiî mezhebine bağlı olan kimseler bulunmaktadır. Böyle olmakla beraber, son hutbede yapılan dua sessizce yapıldığından cemaat duymuyor. Bu hal Şafii olan kimselere zarar verir mi?
CEVAP: Daha önce açıkladığımız gibi hutbenin beş rüknünün cemaatın işiteceği kadar sesli olması lazımdır. Dua sessizce yapılırsa Şafiî mezhebine göre hutbe sahih değildir. Dolayısıyla cuma namazı da fasittir.
 
SORU: Hatîb, hutbe okumak için minbere çıkarken her basamakta biraz durup dua ediyor. İslâm'da bunun yeri var mıdır?
CEVAP: Hatiplerin hutbe okumak için minbere çıkarken her basamakta dua etmeleri bidattir. Hakkında bir hadîs veya bir eser vârid olmamıştır. Asr-ı saadette böyle bir şeyi yapan olmadığı gibi selefi salihinin zamanında da olmamıştır. Kadî Beydavî'nin bu husus için verdiği fetva tuhaftır.
 
SORU: Teybe alınmış hutbeleri cemaate dinletmek hutbe sayılır mı?
CEVAP: Teybe alınmış hutbeleri cemaate dinletmek hutbe sayılmaz. Çünkü fıkıh kitaplarının kaydettikleri gibi, imamda bulunması gereken şartların hatîb-hutbe okuyan- kişide bulunması gerekir. Meselâ bir kadın, erkek cemaatına veya abdesti olmayan başkasına imam olamadığı gibi hatîb de olamaz.
 
SORU: Kimi yörelerde bazı hatîbler birinci hutbeyi okuduktan sonra bir basamak aşağıya inip ikinci hutbeyi okur, sonra eski yerine döner. İslâm'da bunun yeri var mıdır?

CEVAP: Birinci hutbeyi okuduktan sonra, ikinci hutbeyi okumak için bir basamak aşağıya inip, sonra geriye dönmek bidattir. Onu yapmak caiz değildir.
 
SORU: Cuma günleri için perşembeden hazırlık yapılıp cuma günü tıraş olunmaması, hatta tırnak kesilmemesi meselesinin hükmü nedir?
CEVAP: Yüce İslâm dini, müslümanların sevgisini kazanmak ve nefretini gerektiren hallerden kaçınmayı ibâdet saydığı için beşerî münasebetlere ve adab-ı muaşerete büyük ihtimam göstermiştir. Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: "Mü'min kardeşinin yüzüne tebessüm etmen bir sadakadır. Emri bi'1-maruf nehyi ani'l-münker yapman bir sadakadır. Yolunu şaşırmış kimseye yol göstermen bir sadakadır. Bunun için bayram ve cuma günleri münasebetiyle bir araya gelen müslümanların cemaata katılmak isteyen kimsenin yıkanıp güzel elbisesini giymesi, ağzını misvaklaması, tıraş olması, tırnaklarını kesmesi ve güzel koku sürmesi müstehabdır". Yalnız cuma günü tıraş olmak sünnettir, demekten maksat sakal tıraşı değildir. Çünkü sakal tıraşı hangi günde olursa olsun Hanefi mezhebine göre tahrîmen, Şafiî mezhebine göre tenzîhen mekruhtur. Binaenaleyh, cuma günü için perşembeden hazırlanma olabildiği gibi cuma günü de olabilir. Ama cuma günü daha iyidir.
 
SORU: Şafiî mezhebine göre cuma namazının sahih olabilmesi için cemaatin kırk kişiden aşağı olmaması gerekir. Kırk kişi olmadığı halde başka bir mezhebi takliden cuma namazını kılmak caiz midir?
CEVAP: Cuma namazının şartlan tamam olmadığı halde başka bir mezhebi taklit ederek onu kılmak caizdir. Bu mesele, içtihadı ve ihtilaflı bir mesele olduğundan ihtilâftan kurtulmak için kılmak daha iyidir. Kezalik bir köy Hanefi mezhebine göre amel ediyorsa mezkur mezhebe göre her ne kadar cuma namazı köyde kılmamıyorsa da (Çünkü bir yerde Cuma namazı kılınabilmesi için şehir olması lazımdır.) yine Şafiî mezhebini takliden kılmaları daha iyidir. Çünkü Cuma namazı haftada bir defa müslümanları bir araya getirip kaynaştıran önemli bir unsurdur.
 
SORU: İstanbul'un birçok camilerinde cuma günü va'z yapılıp ezan okunduktan sonra imam veya müezzin tarafından hatim duası okunuyor. Dinde bunun yeri var mıdır?
CEVAP: Cuma ezanı okunduktan sonra imam ile cemaatin görevi cuma namazını kılmaktır. Onu tehir etmek doğru değildir. Zira cemaatin içerisinde geç kalmaları sakıncalı olan memur, işçi, yolcu ve hasta gibi kimseler bulunabilir. Bunları tutup hapsetmek doğru değildir. Hatta bunların durumunu göz önüne alarak namazı bile kısa tutmak gerekir. Ayrıca, Şafiî mezhebi ile Hanefî mezhebinden bir kavle göre; zaruret olmadığı halde birkaç yerde cuma namazı kılınırsa ilk cuma namazı sahih, diğerleri ise sahih değildir (Tahtavî, s. 413). Binaenaleyh hatim duası gibi lüzumsuz bir şeyle Şâfiîlerin namazını bozmak ve Hanefılerinkini şüpheye düşürmek doğru mudur? Kaldı ki hatim duasının hatmeden kimse tarafından yapılması gerekir. Bu dua birkaç kelime ile de eda edilebilir. Besmele, hamd ve salattan sonra "Ya Rabbi! Okuduğum Kur'ân-ı Kerım'in sevabını Hz. Peygamber (sa.)'e, Al-ü Ashabına ve bütün mü'minlerin ruhuna özellikle annem ve babamın ruhlarına ithaf ediyorum" şeklinde kısa bir dua yapılsa kafidir. Mutlaka birisine para vermek ve kendisine hatim duası ettirmek şart değildir. Ayrıca birisinin Kur'ân-ı Kerîm'i hatmi münasebetiyle cemaatin hatim duasını icra etmesi mekruhtur. Çünkü Peygamber'den böyle birşey vârid olmamıştır. Allah cümlemize samimiyet ve ihlâs versin.



iskenderpasa.com Hukuki Şartlar | İletişim Yardım | Site Haritası
Copyright 2000-2011 Her hakkı mahfuzdur. All Rights Reserved. Sık Kullanılanlara Ekle | Tavsiye Et