12 Rebi'ül-evvel 1433 | 4 Şubat 2012
 
508BC569-2470-4284-99FC-F6EFA81F0EF1
Üye Girişi | Üye Ol
  • ANA SAYFA
  • KUR'AN-I KERİM
    • Okuyun
    • Dinleyin
    • Bilgilenin
  • SON PEYGAMBER
  • TASAVVUF
    • Tasavvufa Dair
    • Yolumuzun Esasları
    • Silsile-i Şerif
    • Hatm-i Hacegan
    • Evrad-ı Şerif
  • M. ZAHİD KOTKU (RH. A.)
    • Hayatı
    • Fotoğrafları
    • Kitapları
    • Sohbetleri
  • M. ES'AD COŞAN (RH. A.)
    • Hayatı
    • İslam Anlayışı
    • Tasavvuf Anlayışı
    • Hizmet Anlayışı
    • Kitapları
    • Başmakaleleri
    • Sohbetleri
    • Fotoğrafları
    • Anma Programları
  • M. NUREDDİN COŞAN
  • SIK SORULAN SORULAR

  • Tasavvuf
    • Silsile-i Şerif
    • Tasavvufa Dair
    • Yolumuzun Esasları
    • Evrad-ı Şerif
    • İtikaf
Tasavvuf > Silsile-i Şerif

Muhammed Zâhid İbni İbrahim-i Bursevî (ks.)



     Mehmed Zahid Kotku İbni İbrahim el-Bursevî, 1315/1897 senesinde Bursa’da Kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı’ndaki 19 numaralı evlerinde doğmuştur. Soyadı ‘mütevazi’ mânasına gelen ‘Kotku’ dur. Babası ve annesi Kafkasya’dan göç etmişlerdir. Dedeleri Kafkasya (Dağıstan’da) Şirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, halen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.

Babası İbrahim Efendi, Hz. Peygamber (sas.) sülalesinden gelen bir Seyyid’dir. 1929’larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat Köyü’nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş ehl-i tarik bir kimsedir.
Annesi Sabire Hanım, Mehmed Zahid Efendi üç yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı’na gömülmüştür. Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden Fatma Hanım’la olmuştur.
Mehmed Zahid Efendi (rh.aleyh) ilk mektebi Oruç Bey İbtidaisi’nde okur, Maksem’deki İdâdî’ye devam eder. Sonra Bursa Sanat Mektebi’ne girer. Buraya devam ederken I. Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında bulunduğu sırada askere alınır. Hastalıkla, tehlikeyle, meşakketle geçen üç sene sonunda İstanbul’a döner ve vazifesine burada devam eder.
İstanbul’da, bir taraftan askerlik görevini îfâ ederken bir taraftan da çeşitli dinî toplantılara, derslere ve vaazlara katılır. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi’yi çok sevdiği anlaşılmaktadır.
Bu arada, 16 Temmuz 1336/1917 senesinde bir cuma günü, namazını Ayasofya Camii’nde edadan sonra vilayet binası karşısında bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhaneli Dergâhı’na giderek Dağıstanlı Ömer Ziyaeddin Efendi’ye intisap eder. Kendi el yazısı ile hergün hatırasını yazdığı günlüğünde şu ifadenin yer aldığı Mahmud Esad Coşan Hocaefendi tarafından bildirilmektedir:
“Elhamdülillah Tarikat-ı Aliyye’ye girmem bugün nasip oldu.”
İntisabının ardından günden güne halini terakki ettirir. 16 ay sonra 30 Kasım 1920’de mürşidinin vefat etmesi üzerine Gümüşhaneli Dergâhı Postnişîni olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında mânevî eğitimine devam eder. Belirli aralıklarla halvete girer. 27 yaşlarında iken tarikat hilâfetnâmesini, ardından Râmûzü’l-Ehâdîs, Hizb-i Âzam, Delâilü’l-Hayrât icâzetnâmelerini alır. Bayezid, Fatih, Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devam eder, bu arada hafızlığını da tamamlar. Hocasının emir ve işaretiyle çeşitli kasaba ve köylerde dînî hizmetler îfâ eder.
Mehmed Zahid Efendi rahmetullahi aleyh tekkelerin kapatılmasıyla birlikte doğdukları yer olan Bursa’ya döner. Orada evlenir. 1929’da vefat eden babasının yerine Bursa Ovası’ndaki İzvat Köyü’nde 16 sene kadar imamlık yaptıktan sonra, yedi yıl da Bursa’nın içinde bulunan Üftade Camii’nde görev yapar. Bu görevine devam ederken Hisar içindeki baba evine yerleşir. 1945’den 1952 senesine kadar burada hizmet eder.
2 Kasım 1952 senesinde Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine hazretlerinin âhirete irtihal etmesi üzerine Aralık 1952’de İstanbul’a gelir. Fatih’te bulvara nazır Ümmü Gülsüm Mescidi’nde imamlık vazifesine devam eder. Daha sonra caminin istimlak meselesi çıkınca 1 Ekim 1958 senesinde, vefatına kadar vazife yapacağı İskenderpaşa Camii’ne naklolunur.
    Mehmed Zahid Efendi ömrünün son yıllarında rahatsızlanır. 1979 yazında uzun süre kalmak için gittiği Hicaz’dan ağır hasta olarak 1980 Şubat’ında dönmek zorunda kalır. Bir ay sonra midesinden bir ameliyat geçirir. Ameliyattan sonra kısmen sağlığına kavuşur. O yılın orucunu hiç aksatmadan tutar. Teravih namazını hatimle kılar ve evindeki sohbet de kesintisiz devam eder. Hac mevsimi gelince Hicaz’a gider. Haccı meşakkatler içerisinde edadan sonra ağır hasta olarak İstanbul’a gelir. Dönüşünden bir hafta sonra 13 Kasım 1980’de (5 Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın dâr-ı bakâya irtihal eyler.
Cenaze namazı 14 kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde “muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafîr” tarafından kılınarak, mübarek vücûdu, Kanuni Sultan Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolunur.
Hocaefendi rahmetullahi aleyh uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun-pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idiler.
    İlk görüşte sevgi ve saygı uyandıran bir hali, ilk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkansız, esrarlı ve derin mânalı gözleri vardır.
Mahmud Esad Coşan Hocaefendi şöyle anlatıyor:
“Hocamız cennetmekan öyle mütevazî bir kimse idi ki öyle de hoş giyinirdi ki... An’anevî kıyafetle, mesela evde entari giyerdi. Kuşaklı, entarili, mesli, sakallı bir insan. Son derece tatlı. Dışarda şalvar giyerdi. Şalvarı da methederdi. Halktan bir kimse gibi halk telaffuzu kullanır Anadolu şivesiyle konuşurdu. Başkalarıyla mukayese edilemeyecek çok müstesna bir hali vardı. Çok yüce, çok yüksek makamı olan bir kimse idi. Tevazuyu böyle lafla değil, ömründeki jestleriyle de bize öğretmiş bir kimsedir. Örnek alınacak halleri vardır. Hem Hasib Efendi’yi, hem Aziz Efendi’yi tekkeye getiren kendisi olmasına rağmen onları öne sürmüş, onlara vazife yaptırmış, onlar gittikten sonre vazife yapmıştır. Aslında onlardan kıdemlidir.”
Uzun süre etrafında kalan talebeleri, müridleri ve sevenleri tarafından ifade edilen en önemli nokta, onun güler yüzlülüğüydü. Nurlu yüzü, mütebessim çehresiyle herkesi dinler, herkese dua eder, tanıdığına tanımadığına selam verir, gönül alırdı. Şeyhlik tavrı takınmaz, tepeden bakmaz, tevazu göstererek çevresindekilere bir kardeş, bir arkadaş intibaı verirdi.
Serâpâ bir vefa timsaliydi. Yıllarca kendisine gelmeyen bir dost veya ihvanını bile ziyaret eder, dualarını eksik etmezdi.
Hafızası çok kuvetliydi. Gördüğü bir kimseyi, duyduğu bir ismi bir daha unutmazdı.
Onun her hali Hz. Peygamber’e benzerdi. Hutbelerindeki celadetinden, ev halkına karşı latifeciliğine, gözündeki kırmızılıktan, sırtındaki iri benine kadar her haliyle kendisinde Peygamber Efendimiz’e hüsn-ü ittiba tahakkuk etmişti.
    Tuttuğu işi sonuna kadar götüren azim ve sebat sahibi bir kimse idi. Ele aldığı bir kimseyi yola getirinceye kadar sabırla çalışır, yarı yolda bırakmazdı.
    Hocalarına karşı çok edepli ve hürmetli idi. Sohbet meclislerinde hiç ayak değiştirmeden başları eğik pür-edep hocalarını dinledikleri bilinmektedir. Dostlarına ve arkabalarına karşı da vazifelerinde kusur etmez, ziyaret eder, arar-sorar, yardımlarını esirgemezdi.
    Hocaefendi rahmetullahi aleyh çok cömertti. Verdiği zaman şaşılacak derecede verirdi. Kapısı herkese sonuna kadar açık olur, sofrası misafirsiz kalmazdı.
Hiç kimseye doğrudan emir vermez, işaret veya ima eder, anlaşılmazsa sabrederdi.
Kendisine gelenlerin bütün problemlerini dinler, bazen soru sahibine sorma külfeti yüklemeden cevap verirdi. Ayrıca ihtiyaç sahibi daha istemeden ihtiyacını karşıladığı vakidir.
Çevresinde toplananlar ona gidip gelenler, hizmet edenler, beraber seyahat edenler de maddî-manevî ikramlara ve tecellilere mazhar olurdu.
Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereketin gittiği yere yağdığı, bolluğun onunla gezdiği, en umulmayan en ücra yerin bile nimetle dolduğu Mahmud Esad Coşan Hocaefendi tarafından canlı misallerle anlatılmaktadır.
Hocaefendi rahmetullahi aleyh gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, sevenlerini de bunlara teşvik ederdi.
Hocaefendi, Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî hazretleri ile başlayan, haftanın belirli günlerinde hadis okuma geleneğini sürdürdü. Gümüşhanevî’nin derleyip kitaplaştırdığı Râmûzü’l-Ehâdîs sürekli okunan, açıklanan ve konuşulan ana kaynak olmuştur.
Hocaefendi’nin bütün bir hayatı insanları eğitmekle geçmiştir. Onun bir gezisi, bir ziyareti, bir istirahati, bir sohbeti kısaca her hali başlıbaşına bir eğitimdi. Eğitimde kullandığı metot, Asr-ı Saadet metodu, yani sohbetti. O nerede bulunursa bulunsun kısa bir süre içinde etrafında hemen bir sohbet halkası oluşurdu.
İskenderpaşa Camii’nde pazar günleri ikindi ile akşam namazı arasındaki Râmûz sohbetlerinde cami umumiyetle tıklım-tıklım dolardı. Kendisi kısa, öz, sakin ve telaşsız konuşur, herkese söz hakkı tanırdı. En iyi bildiği bir mevzuda bile, biri uzun uzun izahlar yapsa başı önde bıkmadan dinlerdi. Kimseyi kırmaz, tenkit etmez, söylediklerinin aksi bir şey söylense susardı.
Sohbetleri esnasında derin ve ince mânalar bulur, bazen bir âyet bir hadis üzerinde aylarca konuşurdu.
Sohbetleri günübirlik olaylar üzerine veya başkalarının eksikleri üzerine bina edilmez, daha çok neler yapılması gerektiği üzerinde yoğunlaşırdı.
Hocaefendi rahmetullahi aleyh sohbetlerinde İslâm’ın esaslarının öğrenilmesinden ve yaşanır hale getirilmesinden söz eder, İslâm’ın hayata geçirilmesi için gerekli tutum ve davranışları basit formüller halinde verirdi. Söylediği herşeyi öncelikle kendisi uygular, yaşantısıyla, haliyle örnek olurdu.
Sarıp-sarmalayan, kuşatıcı, yumuşak ses tonu ile sevenlerini ayrı bir âleme götürür, nurdan bir sevgi çemberi oluştururdu. Bu sebepledir ki onun sohbetlerinden her kesimden, her meslekten, her yaştan pek çok insan faydalanıp şuura ermiş, müstefîd ve müstefîz olmuşlardır.
Hocaefendi rahmetullahi aleyh’in irşadı da Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleri gibi Nakşîlik ve Şazelîlik’ten izler taşımaktadır. Nakşîliğin en önde gelen metodu sohbet ve sevgidir. Hocaefendi de hayatı boyunca sohbetle irşadın en tesirli öncülerinden olmuştur.
Hocaefendi, iki kişiyle de konuşsa, kalabalık bir topluluğa da hitap etse sohbetlerinde aynı samimi ve safiyane üslubu kullanır, sonunda herkes kendi adına alması gereken dersi alırdı.
Nakşîliğin ikinci bir metodu ise Rabıta’dır. Huzurunda olduğu gibi gıyabında da gönül bağını, rabıtasını tam kuranlar Hocaefendi’den aynı güzel hasletleri yakalama fırsatı elde ettikleri gibi, himmet taleplerinde ve istimdat hallerinde de maddeten ve mânen onu karşılarında bulmuşlardır.
Sohbet ve rabıta Nakşîlik’ten gelme özelliklerdir. Bir de meşreben Şâzelî olmaktan gelen bazı incelikler var. Şâzelîlikte ilme ayrı bir önem veriliyor. Hocaefendi rahmetullahi aleyh de ilme çok önem verir, gençleri ilme ve öğrenmeye ısrarla teşvik ederdi.
Nakşîlik ve Şazelîliğin ikinci bir ortak özelliği de Melâmetîliktir. Melâmetilik, tasavvuf literatüründe, hiç kimseye muhtaç olmadan, kendi alın teri, el emeğiyle geçinmeyi şiar edinen; tüketici derviş kitlesi yerine, üretici derviş olmayı öğütleyen bir tarikat anlayışıdır. Hocaefendi de sürekli üretici olmayı öğütler, kimseye yük olmaya asla rıza göstermezdi. Makam, mevki, şan ve şöhretten hoşlanmaz, insanlara kemaliyle, haliyle, kaliyle örnek olmaya çalışırdı.
Hocaefendi’nin diğer bir özelliği, camiyi irşad hayatının merkezine alması; şeriata bağlılığı hem tarikatten önce hem de tarikat, marifet, hakikat basamaklarından sonra varılması gerekli bir hedef olarak, sürekli ön planda tutmasıdır. Her meselede muhakkak, şeriatin ve fıkhın fetvalarını ölçü almış, ruhsat ile değil azimet ile amel edilmesini tavsiye etmiştir.
Hocaefendi rahmetullahi aleyh Kur’an ve Sünnet’e uygun tasavvufun tavizsiz önderlerindendi. Kur’an ve Sünnet çizgisinden asla ayrılmamış, daima Allah ve Resûlullah muhabbetinden söz etmiş ve sohbetlerinin birinde şunları söylemişlerdir:
“İnsanların imanlarındaki dereceleri, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e olan muhabbetleri nispetinde olacağı gibi; küfürdeki dereceleri de, yine Resûlullah’a olan buğzlarına göredir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sevgisinin gönüllerde tam olarak belirmesi, ancak onun sünnet-i seniyyesine tam mânasıyla tâbi olmaya bağlıdır.”
Yine Tasavvufî Ahlâk isimli eserinde şunları söylemektedir:
“Din, Kur’an olduğu için, Kur’an’ı bilmek ve anlamak her mü’min ve muvahhidin birinci vazifesidir. Kur’an’ı bilmemek ve anlamamak, dini bilmemek demektir. Bütün ilimler hatta âhirete taalluk eden ilimler de Kur’an’dadır. Kur’an dünyanın nuru ve ışığı olduğu gibi âhiretin de nuru ve ışığıdır. Allahu Teâlâ’yı ancak Kur’an vasıtasıyla bilebiliriz. O’na ancak Kur’an vasıtasıyla gidilebilir. Kur’ân-ı Kerîm’in bir âyetini öğrenmek için sabah dersine gitmenin, yüz rekat nafile namaz kılmaktan ve yine bir ilmî meseleyi öğrenmek için sabah dersine gitmenin, bin rekat nafile namaz kılmaktan hayırlı olduğunu da zikrederler ki bunların hepsi et-Tergîb ve’t-Terhîb adındaki hadis kitabında hülasa edilmiştir.”
Hocaefendi rahmetullahi aleyh müslümanca yemek, müslümanca giyinmek, müslümanca oturmak ve konuşmak, vakti tasarruf etmek, boş şeylerle meşgul olmamak, çevreyi düşünmek ve müslüman bir çevre oluşturmak, idareye talip olmak gibi İslâm’ın fert ve toplum bazında kuşatıcı olmasını sağlayacak bütün davranışları ısrarla vurgulamıştır.
Kardeşler arasındaki muhabbetin ehemmiyetine de sık sık değinen Hocaefendi, ihvan arasındaki alışverişi, yardımlaşmayı, ziyareti ve ortak girişimleri teşvik etmiştir.
Hocaefendi dostlukların Allah (cc.) için kurulabilmesi için karşılıksız hizmetin şart olduğunu düşünür, “Bizim yolumuzda hizmet asıldır. Tarikatimiz hizmet için kurulmuştur. Ne zaman ki hizmete ihtiyaç vardır, orada zikir ve murakabe sonraya bırakılır.” derlerdi.
Mehmed Efendi hazretleri aile hayatına çok önem verir, hanımlara; “Hayatınızdan, önce kocanız sorumludur, kocanızın kâfî olmadığı yerde hoca-ilim kapısı çalınır.” derdi. Sadece bir alışkanlıktan ibaret olan ev gezmesi diye tabir ettiğimiz mâlâyâni görüşmeleri şiddetle men eder, ‘birbirinizi geliştirebileceğiniz görüşmeler yapın’ buyururlardı.
Hocaefendi gününün insanına onun anlayacağı bir dille ulaşmak için bir çok eser kaleme almıştır. Hiçbir tekellüf ve zorlanma olmaksızın âdetâ konuşur gibi yazılmış olan ve çoğu vefatından sonra yayınlanan Tasavvufî Ahlâk, Cennet Yolları, Nefsin Terbiyesi, Ehl-i Sünnet Akâidi, Hadislerle Nasihatlar, Mü’minlere Vaazlar gibi eserleriyle günümüzde hâlâ irşada devam etmektedir.
Hocaefendi, sohbetleri ve eserleriyle çağımızın mânâ önderlerinin üstlenmesi gereken bütün vazifeleri üstlendi. Bunun içindir ki onun dergah esprisi diğerlerinden çok farklı bir hüviyete bürünmüş, siyâsî sahaya, basın ve yayın faaliyetlerine ve münevver gençliğe yansıyan tezahürleri olmuştur. Onun en önemli taraflarından biri de irşadını gençlik üzerinde yoğunlaştırmasıdır.
Nakşî geleneğine uygun olarak müslümanların her meselesiyle ilgilenmiştir Hocaefendi. Meselâ, Türkiye’nin en büyük motor fabrikası olan Gümüş Motor Fabrikası’nı kurduran odur. Siyaset konusunda da çalışmaları olmuştur. Herhangi bir şahsa doğrudan doğruya bend olmadan bütün siyasetçilerle ilgilenmiştir. Muhtelif partilerden, meşreplerden pek çok kimse kendisini ziyaret etmiştir.
    Başka bir şeyhe bağlı olsa da kendilerini ziyaret eden, evlerinde misafir eden şahıslar olmuştur. Her meşrepten, her cinsten insanı kendisine bağlayan bir geniş dairesi ve herkesi kucaklayan bir sevgi anlayışı vardır.
    Bazı şeyh efendiler müridlerine vefatlarından sonra Mehmed Efendi hazretlerine bağlanmalarını tavsiye etmişlerdir. Mesela Yahya Efendi Dergâhı Şeyhi Abdülhay Efendi’nin dervişleri ona intikal etmiştir. Küçük Hüseyin Efendi’nin vefatıyla dervişleri ona gelmişlerdir. Bu durumu Mahmud Esad Coşan Hocaefendi şöyle izah ediyor:
“Hocamız hakikaten mânevî makamı çok yüksek bir zât-ı muhterem olduğu için, zamanındaki bir çok hocaefendinin yerine halef çıkmıyor, işaret olmuyor. İşaret olmayınca, ne demek?... ‘dağılmayın, orda toplanın’ mânasına gelir. Vefat etmiş bir kimseye bağlılık olmaz! Onu bahane ederek müstakil yaşamak olmaz! Kendisi bağlanacak!”
Hocaefendi gayret ve coşku dolu bir ömür sürdü. Seksen üç yaşlarında iken arkasında mahzun bir ihvan kitlesi bırakarak Hakk’a yürüdü.
Hocaefendi rahmetullahi aleyh’in âhirete intikalinden bir hafta önce son haclarından dönerken Medîne-i Münevvere’de yaptıkları konuşmadaki şu sözleri hayat felsefesinin bir özeti gibidir:
“Ne dervişlikte, ne şeyhlikte, ne imamlıkta iş yok... İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte... İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte... İş, Allah’a kul olabilmekte...
“Allah’ın rızası, az fakat devamlı ibadetle ve günahlardan kaçarak kazanılır. Büyüklerimiz, günahları bin defa okuturlarmış; siz de çok okuyun... Gönlünüze şeytanı sokmamaya çalışın; çıkarması çok zor... Çok bilmek hüner değil. Çok paranın da hesabı var. Kuvvete sahip olmak da hüner değil!... Her ilmin üstünde ilim var. İlim, edep ve takvayı beraber yürütün...”
SÖZLERİNDEN
“’Bunca yıllık dervişiz, bir sonuç olmadı’ diyenlere verdiği cevap: ’Ne yapayım, verilen vazifeleri yapmıyorlar ki!.. Zikri, verilen vazifeleri yapmıyorlar ki sonuç beklesinler. Sonuç olmaz. Kişi zikri yapacak, mahsulü ekecek ki biçsin. Zikri yapmayınca sonuç hasıl olmuyor. Aynı hamlıkla, yemyeşil, gömgök, ekşi-turşu devam ediyor.”
“İmamlık kadar yüksek meslek olmaz. Gençler imamlığın kıymetini bilmiyor, mebus olmak istiyor. Sanıyor ki o çok büyük hizmettir. Ama imamlığın kıymeti daha fazladır.”
“Kardaş, arkadaşlık pekey demekle kaimdir.”
“İnsanın canının istediği herşeyi yemesi ve giymesi israftan sayılmıştır.”
“Sünnet sadece abdest almadaki, namaz kılmadaki, yemek yemedeki sünnetlerden ibaret değildir, bütün hayatımızı kuşatır. Oturuşta, kalkışta, eve giriş-çıkışta, giyimimizde. Kısaca her türlü işimizde sünnet üzere olmak zorundayız.”
“İnsanlar hasta olduklarında sıhhatlerinin muhafazası için doktorların tavsiyesine nasıl uymak zorunda ise, insanlık denilen kemal mertebesine ulaşmak için de halvetlere girmek mecburidir.”
“Allah demekten daha efdal ibadet yoktur. Her nefeste Allah’ı hatırla.”
“Nasıl ki ananın babanın sözü dinlenilmeden rızası kazanılmıyorsa; üstadların da sözü dinlenilmeden, gösterdiği yolda yürünmeden, âhireti kazanmak mümkün değildir.”
“Saltanat sahibi olmak hüner değil; Allah’ın rızasını kazanmaktır hüner!...”



iskenderpasa.com Hukuki Şartlar | İletişim Yardım | Site Haritası
Copyright 2000-2011 Her hakkı mahfuzdur. All Rights Reserved. Sık Kullanılanlara Ekle | Tavsiye Et