12 Rebi'ül-evvel 1433 | 4 Şubat 2012
 
89CADE1A-BFD6-47AF-AA5E-7FAB6EDCDDBC
Üye Girişi | Üye Ol
  • ANA SAYFA
  • KUR'AN-I KERİM
    • Okuyun
    • Dinleyin
    • Bilgilenin
  • SON PEYGAMBER
  • TASAVVUF
    • Tasavvufa Dair
    • Yolumuzun Esasları
    • Silsile-i Şerif
    • Hatm-i Hacegan
    • Evrad-ı Şerif
  • M. ZAHİD KOTKU (RH. A.)
    • Hayatı
    • Fotoğrafları
    • Kitapları
    • Sohbetleri
  • M. ES'AD COŞAN (RH. A.)
    • Hayatı
    • İslam Anlayışı
    • Tasavvuf Anlayışı
    • Hizmet Anlayışı
    • Kitapları
    • Başmakaleleri
    • Sohbetleri
    • Fotoğrafları
    • Anma Programları
  • M. NUREDDİN COŞAN
  • SIK SORULAN SORULAR

  • Soru-Cevap
    • Sık Sorulan Sorular
Soru-Cevap > Sık Sorulan Sorular

DİNLE İLGİLİ ÇEŞİTLİ KONULAR



 

SORU: Şeriat nedir, hakkında bilgi verirmisiniz?
CEVAP: Bilerek veya bilmeyerek bir çok kimse şeriatın aleyhinde bulunuyor. Hakkında küçültücü sözler sarf ediyor. Bilerek aleyhinde bulunan kimseye diyecek sözümüz yoktur. Onu kabul etmedikten sonra, aleyhinde konuşması tabiidir. Böylelerine diyebileceğimiz şeyler de bahsimizden hariçtir. Ama haberi olmadan, şeriatın ne olduğunu bilmediği hâlde aleyhinde bulunan kimseye yazık olur. Gaflet ve cehaletinden dolayı, sevdiği ve inandığı davayı farkında olmadan yaralıyor. Bunun için şeriatın ne olduğunu bilmemiz ve açıklamamız lâzımdır. Şeriatın tarifi şudur Akıllı kimseleri mutluluğa sevk eden ilahi bir nizamdır. İstanbul Üniversitesi tarafından ilk baskısı yapılan Ömer Nasuhi Bilmenin Istılahatı Fıkhıye Kamusu'nun 1. Cildinin 14. sabitesinde şeriat şöyle tarif ediliyor: "Cenabı Hakk'ın kullan için vaz etmiş olduğu, dini ve dünyevi ahkamın heyeti mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müteradif olup, hem ahkâmı asliye denilen itikat, hem de ahkamı feriyyei ameliye denilen ibâdet, ahlâk ve muamelatı ihtiva eder." Yani şeriat, din ve İslâm kelimeleri eş anlamlı sözlerdir. Bunun için bir kimsenin şeriatın aleyhindeki tutum, davranış ve sözleri küfre vesile olur. Şeriat demek, Kur'ân demektir. Şeriat demek, ilahi vahiy demektir. Hatta İmamı Âzam gibi müçtehitlerin içtihatları, şeriat olmadığı gibi, Hz. Peygamber (sa.)'in vahye dayanmayan söz ve fiilleri de şeriat değildir. Müçtehitlerin içtihadı isabet edebileceği gibi isabet etmeye de bilir. Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: “Müçtehid içtihadında isabet ederse iki, yanılırsa bir mükâfatı vardır.” Bunun için, her hangi bir müçtehidin sözünü red etmek ve kabul etmemek küfre vesile olmadığı gibi. vebal de değildir. Tabiatıyla, Şafiî olan kimseler Hanefi'nin, Haneliler de Şafiî'nin içtihatlarını kabul etmiyor. Meselâ; Hanefi mezhebinde cenabetten dolayı ağıza ve buruna su vermek farzdır, denildiği hâlde, Şâfiîler farz değil, sünnettir diyorlar. Kezâlık Şafiî mezhebinde, imamın arkasında Fatiha okumak farzdır, denildiği hâlde, Hanefiler farz değildir diyorlar. Peygamber (sa.)'in söz ve fiilleri iki türdür:
1- Vahye dayanmayan. İnsan olarak söylediği söz veya yaptığı fiildir. Bunlar din ve şeriat sayılmıyor. Meselâ; "Ey Nebi! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niye haram kılıyorsun?" (Tahrim/1)
2- Vahye dayanan söz ve fiiler.
Misal verelim; Kur'anı Kerim "Namaz kılınız, zekât veriniz diye namazı ve zekâtı emrediyor. Ama, namaz kaç vakit, her vaktin kaç rekâtı vardır. Her rekâtta kaç rüku, kaç secde vardır, diye bunları beyan etmiyor. Bunları açıklayan Hz. Peygamber'dir. Ama bu açıklama şahsi fikir ve görüş değildir, vahye dayanmaktadır. Hatta miraç gecesinde dünyaya döndüğünde, henüz namazın nasıl kılınacağını bilmiyordu. Ve bunun için ilk günün sabah namazını kılamamıştı ve ilk kıldığı namaz öğle namazı olmuştur. Kezâlik Kur'anı Kerim zekatın durumunu tafsil etmiyor. Kaç çeşit zekât vardır, yani nelerin zekâtı var ve kaçta kaç zekat verilecektir, diye açıklama getirmedi. Ancak Peygamber (sa.) vahye dayanarak bunları beyan etti. Bunun için Peygamberin bu kabilden söz ve fiilleri şeriattır ve dindir. Demek ki, şeriat ilahi bir nizamdır. Bir insan işi değildir. Yani şunu demek istiyorum, bir kimse müslüman ise ve İslâmın dışına çıkmak istemiyor ise onunla amel etmezse de şeriatın aleyhinde bulunmasın. Kur'anı Kerim ile Hadisi Nebevi elimizde iken, neden içtihada gidildi? Neden İmamı Azam ve İmamı Şafii gibi zevat içtihat etmişlerdir diye sorsanız, cevaben deriz ki İslâmın kaynağı olan Kur'ân-ı Kerim'in ayetleri ile Peygamber'in hadisleri mahduttur. Yani sınırlıdır. Farz edelim, ikiyüz-üçyüzbin ayet ve hadis olsun, ama dünyanın hadise ve olayları ise namütenahidir, sınırsızdır. Bunun için ayet ve hadis, her hadisenin hükmünü açıkça ifade etmiyor. Yani ayet ve hadisler, bazı hükümleri açıkça ifade etmiştir. Bir kısmı da açıklamamış, ictihade bırakmıştır. Hz. Peygamber (sa.) Muaz Bin Cebel"i Yemene vali olarak gönderdiğinde kendisine buyurdu: “Ya Muaz! Bir mesele sana intikal ederse nasıl hareket edeceksin?” Muaz dedi ki: “Önce Kurân'a baş vururum, orada hüküm varsa mesele tamamdır. Yoksa hadise baş vururum, orada da yoksa içtihat ederim.” Bunun üzerine Peygamber (sa.) şöyle dedi: “Resulullah'ın elçisini muvaffak kılan Allah'a hamd olsun.”
Hz. Peygamber'in, peygamberliğini isbat eden binlerce mucize vardır. Ama, numune olarak dört mucize gösterelim:
1- Kur'ânı Kerim
2- Peygamber'in sünneti, yani hadisi
3- Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi efendilerimiz önceden tahsili olmayan insanlar oldukları hâlde, onun medresesinde yetişip en üstün fikirleri ortaya atmaları, İslâm devletini en güzel ve adil bir şekilde idare etmeleridir. Hz. Ömer'in adaleti darbı mesel hâline gelmiştir.
4- İmamı âzam, İmamı Malik, İmamı Şafiî ve İmamı Ahmet Bin Hanbel gibi büyük müçtehit ve mütefekkirlerin Kur'ân-ı Kerim ile sünneti seniyyenin ışığı altında, benzeri olmayan bir şekilde istinbat ettikleri İslâm hukukudur.
Bu gün dünyada İslâm hukukunun büyük bir yeri vardır. Peygamber (sa.) olmasa idi, ne İmamı Âzam. ne İmamı Şafiî, ne İmamı Gazali olurdu. Onları bu dereceye yükselten sünnettir. Demek bu müctehitlerin içtihatları ve tedvin ettikleri hukuk, Peygamber'in nübüvvetini isbat ediyor. İçtihat derecesine varmış kimseler çoktur. Bunların bir kısmının mezhepleri yazılıp tedvin edilmiştir ve tabileri vardır. Bir kısmının mezhepleri yazılmamış ve kaybolmuştur. İmamı Âzam'ın, mezhebi yazılıp tedvin edilmiş ve tabileri bulunan büyük bir müçtehittir. İmamı Âzam'ın zamanında İmamı Ebu Yusuf, İmamı Muhammed ve İmamı Züfer gibi imamlar vardı. İmamı Âzam, bunların en büyüğü olduğu için en büyük imam mânâsına gelen İmamı Âzam lakabını almıştır. Künyesi Ebu Hanife'dir. Hanife divit mânâsına geliyor. Mürekkep ve yazı ile meşgul olduğu için Ebu Hanife denildi. Yani mürekkep sahibi demektir. Hz. Ömer veya Hz. Osman'ın zamanında Kabil fethedilince dedesi olan Zuta esir düşüp ve Irak'a götürülmüştü, bilahare serbest bırakıldı ve müslüman oldu. Hem kendisi, hem oğlu Sabit, hem torunu Numan (Ebu Hanife) tabiinden idiler. İmamı Âzam Ebu Hanife Küfe şehrinde dünyaya geldi, küçük yaşta Kur'anı Kerim'i hıfz etti. Kumaş ticaretini yapan babası ile birlikte ticaretle uğraştığı gibi, ilim medresesine de devam ediyordu. On altı yaşında iken babası ile birlikte hacca gitti. Abdullah Bin Haris ve Enes Bin Malik gibi bazı ashab-ı kiram ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. Tabiinin büyüklerinden Hammad Bin Ebi Süleyman'ın ilim halkasına katılıp onsekiz sene devam etti. Çevresinin en büyük alimi olan Hammad'ın ilmini adeta devraldı. Her hangi bir engel olmadığı zaman her sene hacca giderdi. Mekke ve Medine'de birkaç sene mücavir olarak kaldı ve derslere devam etti. İmamı Âzam, İslâm'a karşı çok samimi olduğu için asla İslâm'dan taviz vermedi. Tam İslâm'ı uygulamada hem Emeviler hem Abbasiler zamanında kendisine kadılık makamı teklif edilip, ısrar edildiği halde kabul etmedi. Hatta bu makamı kabul etmediği için beni Ümeyyenin son hâlifesi Mervan Bin Muhammed'in valisi kendisine çok işkence yapmıştır. Ve Abbasi Hâlifesi Ebu Caferül Mansur da onu hapse attı ve hapiste vefat etti.
İmamı Azam'ın fıkhı yedi esâsa dayanıyor:
1- Kitap
2- Onu açıklayan sünnet
3- İslâmı yayıp, Kur'amn nüzulünü müşahede eden sahabenin sözleri
4- Kıyas
5- İstihsan
6- İcma
7- Nassa ters düşmeyen örf.
İmamı Azam'ın zamanında uydurma ve çok kuvvetli olmayan hadisler dillerde dolaştığı için hadis hususunda çok dikkat ederdi. Her hadisi kabul etmezdi ve çok titiz davranıyordu. Ancak, bir cemaatten bir cemaate aktarılan veya ilim merkezi sayılan şehir alimlerinin kabul edip uyguladıkları hadisleri kabul ederdi. Veyahut ashaptan birisi bir hadisi sahabe cemaatine rivayet eder ve muhalefet eden olmazsa, yine onu kabul ederdi ve bu hususta şöyle diyordu: “Peygamber (sa.)'den Kur'ana aykırı bir hadis rivayet eden bir kimseyi reddetmem, ne Peygamberi ret ve ne de onu yalanlamak mânâsına gelmez. Benim bu rivayeti reddetmem ancak batıl ile Peygamber'den rivayet eden kimseyi reddetmekten ibarettir. Meydana gelen itham da Peygamber’e karsı değildir. Peygamber ne söylerse baş ve göz üzeridedir. Biz ona inanıyor ve ona şahitlik ediyoruz.” Fakihlerin meşhur bir sözleri vardır, ne kadar güzel bir sözdür o da şudur: "Abdullah b. Mesud fıkıh ilmini ekti, Alkame suladı, İbrahim en Nehas biçti, Hammad onu dövdü. Ebu Hanife ise öğüttü. Ebû Yusuf yoğurdu, Muhammed ise pişirdi. Diğer insanlar da onun ekmeğinden yiyorlar." "Meseleyi Allah'ın kitabında görürsem ondan alırım. Onda bulamazsam Allah Resulünün sünnetinden ve güvenilir kimselerin ellerinde bulunan sahih eserlerden alırım. Onda da bulamazsam, sahabelerinden istediğim kimsenin sözünü alır, istediğim kimsenin sözünü bırakırım. Sonra bunların sözü dışına çıkmam. İş, İbrahim, Sabi, Hasen, Said bin Museyyeb'e varınca, onların içtihad ettikleri gibi ben de içtihad ederim." İmamı Âzam, kıyas ve akla çok önem verdiği için Kur ‘an ve sünnette yer almayan meseleleri, sağlam kafasıyla İslâm'a uygun olarak çözerdi. Birkaç misal vermek istiyorum:
1- Ameş ismindeki zat hanımına hitaben; "Unun bittiğini bana haber verir veya yazarsan veyahut birisini bunun için gönderirsen ya da herhangi bir kimsenin yanında bunu dile getirir veya işaret edersen, sen benden boşsun" diyerek talâka yemin etti. Bunun üzerine hanımı İmamı Âzam'a durumunu sordu. İmam kendisine cevaben "Un bittiğinde un torbasını kocan uykuda iken eteğine bağla, sabahlayınca durumu bilecektir" diye fetva verdi.
2- Birisi, Ramazanı Şerif de oruçlu iken gündüz vakti hanımı ile münâsebette bulunacağına dair yemin ediyor. İmamı Âzam bu meseleye de "Hanımıyla birlikte gündüz sefere çıkması ve o zaman kendisiyle münâsebette bulunabileceği" şeklinde fetva veriyor.
3- Başka birisi de hanımı merdivende iken, kendisine "Yukarıya çıkarsan da, inersen de üç talâkla boşsun" dediğini beyânla durumunu sordu. İmamı Âzam bu durumdan kurtulması için şöyle fetva verdi Kadın olduğu yerde kalacak sonra birkaç kişi merdiveni yere indirecekler ve onu yere koyacaklar. Cenabı Hak insan denilen bu şerefli yaratığın devam ve bekasını bir sebebe bağlamıştır, o da evliliktir. Evlilik, fıtri bir ihtiyaçtır, erkek olsun, kadın olsun her insan evlenmeye muhtaç olup bir eş ile beraber yaşamak arzusundadır. Bu hususta Kur'anı Kerim şöyle buyurmaktadır; "O'nun (Allah'ın) birliğine delâlet eden belgelerden biri şudur huzur bulaşınız diye sizin cinsinizden sizler için eş yaratmasıdır." Rum/21 Peygamber (sa.) de şöyle buyurmaktadır: “Bir kimse evlenmeye gücü yettiği hâlde evlenmezse benden değildir.” (Bayhaki Tabarani) Ancak evlilikten en büyük amaç neslin bekası olduğuna göre rastgele bir kimse ile evlenmek doğru değildir. Erkek olsun kadın olsun evliliğe namzet olan bir kimse bilgili, kültürlü, iyi İslâm terbiyesini almış birisi ile evlenmeye çaba göstermek zorundadır. Yoksa huzurun sağlanması mümkün olmayacağı gibi evliliğin semeresi olan neslinde iyi yetişmesi de zor olacaktır. Ve bu sebep ile ilahi ve kevni nizama ters düşecek bir duruma girecektir. Peygamber (sa.) buna işaret ederek şöyle buyuruyor: “Dört hasletten birisi için kadınla evlenilir ya serveti veya soyu ya güzelliği veya dindarlığı için, ama sen dindar olanı elde etmeye bak” (Buhari, Müslim). Başka bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır: “Din ve ahlâkından dolayı kendisinden memnun olduğunuz bir kimse gelip kızınıza talip olursa, onu evlendiriniz yoksa büyük bir fitne ve fesada vesile olur.” (Tirmizi) Hz. Ömer (ra.) da "Evladın babasına olan hakkı nedir" diye sorulan suali şöyle cevapladı: “Evladın babasına hakkı şudur: Kendisine iyi bir anne seçmesi, güzel bir isim vermesi ve Kur'an"ı Kerim öğretmesidir.” İslâmın tavsiye ettiği yönde iki eş bir araya gelip evlenirlerse kendilerine önemli bir görev düşüyor; müşterek evlilik hayatının semeresi olan evladın hem fiziki hem de ruhi yönden gelişmesi için gereken zeminin hazırlamak ve onu gelecekte gereği gibi Allah'a kulluk edip topluma iyi hizmet vermesi için İslâmi ve müsbet bilgilerle donatmak yönünde çaba göstermektir. Yani çocuğun yetişmesi için hem anne hem de baba sorumludur. Anneye düşen vazife çocuğa fıtri gıdası olan sütünü vermesi, şefkat ve merhametin tezahürü olan hadanatı (bakımı) ihmal etmemesidir. Kuranı Kerim, bu hususta şöyle buyurmaktadır; "Anneler tam iki yıl çocuklarına süt verecekler." (Bakara 233) Tıbben de sabit olduğuna göre çocuk için en uygun gıda Anne sütüdür. Bu fıtri gıdayı ihmal edip suni gıdalara yönelmek, çocuğun sağlığı için iyi bir yol değildir. Yani Allah'ın tavsiyesi, annenin bizzat çocuğuna bakıp kendi fitri gıdasını çocuğuna vermesi şefkat ve merhamet duygularıyla onu duyurmasıdır. Yalnız fıkıh kitaplarının kaydettiklerine göre çocuğa süt verip bakmak anne için zorunlu bir emir değil bir tavsiyedir. Çocuğa bakacak başka bir kimse var ise anne, çocuğa süt verip bakmak istemediği takdirde, baba, çocuğu için bir süt anne bulmak zorundadır, masraf da kendisine aittir. Ama süt verip bakacak kimse bulunmazsa (bu zamanda olduğu gibi) anne çocuğuna süt verip bakmak zorundadır ve bu hususta ihtilaf da yoktur. Anne çocuğa süt verip bakmak zorunda değildir, şeklindeki fukahanın açıklaması, İslâmm kadına verdiği hürriyetin en bariz bir ifadesidir. Hatta bu meyanda daha dikkat çekici bir husus vardır, hanımın, beyinin annesine, babasına bakmaya mecbur olmadığı gibi beyinin elbisesini yıkamaya ve yemeğini pişirmeye dahi mecbur değildir. Ancak müslüman kadınlar, İslâmdan aldıkları terbiye sayesinde dışarda çalışan eşine yardımım esirgemeyip evin ve beyinin bütün ihtiyacını karşılar ve yükünü hafifletmeye çalışır. Bu da amel defterinde bir iyilik, bir ihsan yazılır. Anne çocuğunu sütten kestikten ve temyiz çağına geldikten sonra artık anne ilk öğretim vazifesini yapar ve çocuğuna bir yönden İslâm terbiyesini verir, bir yönden de yaşına uygun bilgi ve kültür telkin eder. Yani anne çocuğun ilk öğretmeni ve hayata hazırlayanıdır.
 
SORU: Bazı kimseler, "İslâm Dini" Hıristiyanlık gibi sadece âhiret dinidir. Dünya işleriyle ilgilenmez. Çünkü Peygamber (sa.) Müslim'in rivayet ettiği bir hadîste şöyle buyurur: "Siz dünya işini benden daha iyi bilirsiniz." Peygamber (sa.) dünya işini ve idare usûlünü bilseydi böyle demezdi diyorlar. İslâm sadece âhiret dini midir?
CEVAP: İslâm Dini âhirete baktığı gibi dünyaya da bakan bir dindir. Bunu daha iyi anlayabilmek için şu ön bilgilere ihtiyaç vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve Sünnet-i Seniyyede yer almış olan hükümler üçe ayrılır:
1-İtikât ile ilgili hükümler: Yani Allah, Melekler, Kitaplar, Peygamberler, Âhiret Günü. Kaza ve Kader gibi inanılması gereken şeylere imân etmek.
2-Ahlâk ile ilgili hükümler: Yani ihlâs, doğruluk, emîn olmak, verilen söze bağlı kalmak, yumuşak olmak, cömertlik göstermek vb. herkeste bulunması gereken güzel ahlakla süslenmekle ilgili hükümler. Yine riyakârlık, yalan söylemek, hiyanet etmek, ahde bağlı kalmamak, katı davranmak, cimri olmak vs... gibi herkesin kaçınması gereken çirkin huylarla ilgili ahlâkî hükümler.
3-Ameli hükümler: Bu da iki kısımdır: a) Namaz, oruç, zekât, hac ve nezir gibi insanı Allah'a bağlayan ibâdet bağlan ile ilgili hükümler. b)Alışveriş, ribâ, rehin, icâre, gasp. vekâlet, sulh, vakıf, kefalet, borç vermek, ortaklık kurmak, nikâh, talak vb., insanların birbirleriyle olan muamelat hükümleri. Fıkıh ıstılahında Muamelat hükümleridediğimiz bu hükümler, amelî hükümlerin ibâdetlerle ilgili hükümlerinin dışında kalan bölümüdür.
Zamanımızda muamelat hükümlerini şu bölümlere ayırmışlardır:
1) Ahvâl-i Şahsiye: Aileyi, zevç ve zevce ilişkilerini, diğer akrabalarla olan ilişkileri konu alır. Hakkında varit olan Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin sayısı 70'dir.
2) Hukuk: Yani alış-veriş, icâre, rehn, kefalet, ortaklık, borç vermek vb., mali işleri tanzim eden hükümler. Haklarında varit olan âyet sayışı 70'i bulmaktadır.
3) Ceza ile ilgili hükümler: Yani mükellefin işlediği suçlar ile müstehak olduğu cezayı beyân eden hükümlerdir. Haklarında varit olan âyet sayısı 30'dur. 4) Muhâkemât hükümleri: Yani hüküm verme, şahitlik yapma ve yemin etme konularını içine alan hükümlerdir. Haklarında varit olan âyet sayısı 13'dür.
5) Fert ve devlet ilişkileri ile ilgili hükümler: İktidar ile vatandaş arasındaki bağı belirtip, fert ve toplumun haklarını genel kaidelere bağlayan hükümlerdir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'de varit olan âyet sayısı 10'dur.
6) Devlet Hukuku: Yani İslâm Devleti ile müslüman olmayan devletler arasındaki ilişkileri beyân eden hükümlerdir. İlgili âyet sayısı 25'dir.
7)Ekonomi hükümleri: İlgili âyet sayısı 10'dur.
Bu saydıklarımızın yanında her konuyla ilgili Peygamber Efendimiz (sa.)'in birçok hadîsleri vardır. Herbirini ayrı ayrı zikredecek olursak söz çok uzayacaktır. Bu durumda, İslâm Dini sadece âhiret ve ibâdet dinidir dersek, Kur'ân-ı Kerîm'in ve hadîs-i şeriflerin dünya hükümleri ile ilgili âyetlerini ne yapacağız. Onları inkâr etmek mümkün olmadığı gibi te'vîl etmek de mümkün değildir. Bundan dolayı diyoruz ki, İslâm dini âhiret ve ibâdet dini olduğu gibi, aynı zamanda dünya ve hukuk dinidir. Bunu inkâr etmek, âyet ve hadîsleri inkâr etmek demektir. Peygamber (sa.)'in "Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz" hadîs-i şerifine gelince;
1-Kavlî Sünnet: Peygamber (sa.)'in söylediği şeyler.
2-Fiilî Sünnet: Namaz, Hac vb. yaptığı fiiller.
3-Takriri Sünnet: Ashabın söylediği veya yaptığı şeylere Peygamber (sa.)'in ses çıkarmaması, onları kabul edip muvafakat göstermesidir. Bu üç sünnet de ayrıca üç gruba ayrılır:
A) Mütevâtir Sünnet: Yalan söyleyip söz uydurmak üzere anlaşma yapmaları mümkün olmayan bir cemaat tarafından Peygamber (sa.)'den rivayet edilen hadîslerdir. Sonra yine bu vasıfa hâiz olan bir topluluk da sözü edilen bu cemaatten onu rivayet eder. Namaz, oruç ve Hac gibi ibâdetleri eda etmek hakkında Peygamber (sa.)'den rivayet edilen sünnetler bu kabildendir. Kavlî sünnetlerin mütevâtiri yok denecek kadar azdır veya yoktur. Yani mütevâtirdir denilen kavli sünnetlerde ittifak vaki olmamıştır.
B) Meşhur Sünnet: Bu bir iki sahabe veya tevatür derecesine varmamış bir cemâatin Peygamber (sa.)'den rivayet ettikleri sünnettir. Sonra bunlardan tevatür derecesine varmış bir topluluk o hadîsi rivayet eder. Ve bu tevatür silsilesi devam eder. Mütevâtir Sünnetle aralarındaki fark; Mütevâtir Sünnette her tabakanın râvileri tevatür derecesine varmıştır. Meşhur sünnette ise ilk tabaka mütevâtir olmazsa da, diğer tabakalar bize gelinceye kadar mütevâtirdir.
C) Ahad Sünnet: Bu grup sünnetde birinci tabakadaki râviler tevatür derecesine ulaşmadıkları gibi onu takip eden diğer tabakalar daki râviler de mütevâtir değildir. Kütüb-ü Sitte'deki hadîslerin çoğu bu kabildendir. Mütevâtir Sünnetin vürûdıı katidir. Onu inkâr etmek küfür-dür. Meşhur ve Ahad Sünnetleri ise, vürûdları kat'i olmadığından senetsiz olarak inkâr etmek küfür olmazsa da fışkı gerektirir. Mütevâtir hüviyetine ulaşmayan hadîslerin râvilerinin yalan söylemeleri mümkündür. Ancak bu râvilerin adalet ve güvenilirlikleri cerh ve tadil ehlince sabit olduğundan rivayetleri zannî galip ile sabittir. Amel için zannî galip de kâfi gelir. Yalnız burada şuna da dikkat etmek gerekir. Eğer bir meşhur veya ahad hadîs, Kur'ân-ı Kerim'in bir rivayetine tetâbuk ediyorsa, bu hadîsin hükmünü inkâr etmek küfürdür. Sünnet konusunda bilmemiz gereken bir diğer husus da şudur: Peygamber (sa.)'den sâdır olan bazı söz ve fiiller emir mâhiyetinde değildir. Onları mutlak yapmak gerekmez. Bunlar da üç kısımdır:
1-İnsan olarak kendisinden sâdır olan tabiî şeyler. Ayağa kalkmak, oturmak, yatmak, uyumak, yemek ve su içmek gibi. Bunlar normal ihtiyaçlar olup yasama veya emir değillerdir.
2-Zirâat, ticâret, savaş ve tedavi gibi işlerde denemeye veya zanna istinaden söylediği sözler veya yaptığı işlerdir. Bu neviden hadîsler de emir veya yasama değildir. Denemeye veya şahsına ait bir şeydir. Bedir savaşında Peygamber (sa.)'in orduyu uygun gördüğü bir yere yerleştirmek istediğinde bir sahâbinin kalkarak: 'Ya Resûlüllah! Allah mı burada yerleşmemizi emretti, yoksa bu savaşın gereği ve sizin görüşünüz müdür?" deyince Peygamber (sa.)'in: "Bu benim görüşüm ve savaşın gereğidir" demesi ve aynı sahabenin kalkarak "Öyle ise burası uygun değildir, şurası daha uygundur" diyerek fikrini beyân etmesi hâdisesinde olduğu gibi. Yine Peygamber (sa.)in Medine'ye hicret ettiklerinde ashabın hurma ağaçlarını aşılamalarını görmesi üzerine aşılanmazsa da olacağını söylemesi bunun üzerine ashabın aşılamayı terk etmeleri neticesinde o senenin hurma mahsulünün bozuk çıkması. Peygamber (sa.)'in de "Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz" buyurmaları bu neviden olan hadîslere birer örnektir.
3-Peygamber (sa.)'e has olan şeyler. Meselâ; Cenâb-ı Hak dört kadından fazla evlenmeyi yasaklamış ve dörtten fazla evli olanlara, fazla kadınlarından boşanmalarını emretmiştir. Peygamberimiz (sa.)'in dokuz zevcesini de muhafaza etmesi kendisine has bir durumdu.
 
Fıkıh ve usûl kitaplarında geçen meşhur bir kaide vardır. "Zamanın değişmesiyle hükümler de değişir". Bu sözden ne anlaşılır? Zamanın değişmesiyle İslâm'ın hükmünün değişmesi söz konusu mudur?
İslâm'ın ana kaynakları dörttür. Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'dır. Kitap'dan maksat Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir meselenin hükmü belirtilmişse, o hükümle amel sünnet ise, Resûlüllah'm söz, fiil ve takriridir. Takririn mânâsı huzurunda yapılmış veya söylenmiş herhangi bir şeye Resûlüllah (sa.)'in müdâhalede bulunmamasıdır. İcmâ ise herhangi bir asırda müctehid ve fâkihlerin herhangi bir husus üzerine ittifakları kastedilmektedir. Kıyasa gelince, hakkında âyet, hadîs ve icmâ gibi hükümlerin olmadığı herhangi bir meseleyi belirtilmiş bir meseleyle aralarındaki illet dolayısıyla benzeterek hüküm vermektir. İslâmî hükümlere kaynak olan hususlar ve esaslar işte yukarıda belirttiğimiz bu şeylerdir. Ancak İslâm dini bunlara ilaveten örf ve âdetlere de yer vermektedir. Yani Kur'ân ve Sünnet'de hükmü belirtilmemiş herhangi bir meselenin hükme bağlanmamasında Kur'ân ve Sünnet'e muhalif olmayan örf ve âdetlere müracâat edilir. Dolayısıyla örf ve âdetle hükme bağlanan herhangi bir husus zaman geçip de örf ve âdet değişirse o hüküm de değişir. Meselâ bir zamanlar avret olmamasına rağmen örfe binaen baş açık gezmek çok çirkin ve kerih sayılmakta, hatta Şafiî mezhebine göre fıska sebeb olarak gösterilmekteydi. Ancak bugün değişen örfe göre baş açık gezmekte herhangi bir sakınca yoktur ve fıska sebeb teşkil etmez. Zamanın değişmesiyle hükümler değişir, sözünün mânâsı yukarıda belirttiğimiz mânâlara hamledilebilir, yoksa maazallah, zamanın değişmesiyle Kur'ân ve Sünnet'in hükmü değişiyor, demek mümkün değildir.
 
Şeriatın mâhiyeti hakkında ileri geri konuşuyorlar, ilmî bir şekilde tarif edip mânâsını açıklar mısınız?
Şeriatın lügat mânâsı izhâr etme ve açıklamadır. 'Şe-rea' kelimesinden alınmadır. Istılahta ise; Cenabı Allah tarafından va'z edilip indirilen ilâhî kanunlardır. Bu da Kurân-ı Kerîm ve vahye dayanan Peygamber (sa.)'in Sünnet-i Seniyyesidir. Rağib el-İsfahâni Müfredat adlı eserinde bu kelimeyi şöyle tarif ediyor: Şeriat, yol anlamındadır. Bilâhere ilâhî yol için istiare edilmiştir. Ömer Nasuhi Bilmen, İstilahat-ı Fıkhiye Kamusunda ise şöyle demektedir: “Şeriat, lisan-ı dinde Cenâb-ı Hakkın kulları için va'z etmiş olduğu dini, dünyevî ahkâmın heyeti mecmuasıdır.” Bu itibarla din ile şeriat müteradiftirler. Müctehid ve fakihlerin ictihadleriyle ortaya attıkları mesele ve getirdikleri açıklamalar şerîate girmez. Bu onların görüşüdür, doğru olabildiği gibi yanlış da olabilir. 
 
İslâm'a göre şu işi yaratacağız veya biz bu işi yarattık demek câizmidir?
Halketmek ve yaratmak gibi kelimeleri kula isnad etmenin caiz olup olmadığı hususunda ihtilâf vardır. Ehli sünnet ve'l-Cemaat'a göre kula "halik ve yaratıcı" kelimelerini isnad etmek caiz değildir. Çünkü her şeyin haliki Allah Teâlâ'dır. Halk da Cenabı Allah'ın sıfatıdır. 
 
Câhiliye dönemine ait her hangi bir bayramı bayram edinmek caiz midir?
Câhiliye döneminde veya şimdiki zamanda müslüman olmayan kimselerin bayram olarak edindikleri bir günü bayram edinmek veya o günde gayr-i müslimlere uyarak şenlik yapmak caiz değildir, küfürdür. Meselâ, Avrupa'da yaşayan bir müslümanın Hıristiyan veya Yahudilerin bayram veya merasimlerine katılması ve o günlerde yapılan yemekleri yapması küfürdür. Enes'ten rivayet edilmiştir ki Peygamber (sa.) Medine'ye geldiğinde, Medinelilerin oynayıp şenlik yaptıkları iki günleri vardı. Bu sebeple buyurdu ki, "Bunlar nedir? Onlar da dediler ki "Câhiliyette oynayıp şenlik yaptığımız günlerdir" bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdular: "Allah Teâlâ, bunların yerine sizlere daha iyisini verdi; Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramıdır." 
 
 
Hz. İsa (as)'ın Yahudiler tarafından çarmıha gerilip öldürüldüğünü söyleyen olduğu gibi hâlâ yaşayıp göklerde olduğunu söyleyenler de vardır, bu sözlerin gerçekle ilgisi nedir?
Hz. İsa (as) Cenabı Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerden biridir. Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şeriflerde adı çokça zikredilmiş ve ondan söz edilmiştir. Yüce Allah Adem (as)'ı anasız ve babasız yarattığı gibi Hz. İsa'yı da babasız olarak yaratmış sonra da haddi aşan İsrailoğullarına doğru yolu göstermesi için Peygamber olarak göndermiştir. Ancak İsrâiloğulları her seferinde olduğu gibi bu davete de icabet etmemiş ve Hz. İsa'yı yalanlayarak çağrısına karşı gelmişlerdir. Bununla da yetinmeyerek onu öldürmeye, böylece davetini ortadan kaldırmaya azmettiler, ancak Yüce Allah onu düşmanlarının şerrinden korudu ve benzerini öldürdüler. Kur'ân-ı Kerîm tevil götürmez bu gerçeği şu apaçık ifâdeyle ortaya koyarak şöyle demektedir: "Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat (öldürdükleri) kendilerine, (İsa'ya) benzer gösterildi." Hz. İsa Yahudiler tarafından öldürüldü demek kesinlikle küfürdür. Hz. İsa hâlâ hayattadır ve gökte yaşıyor sözüne gelince bu hususta şöyle denmektedir. Hz. İsa hâlâ yaşıyor ve Yahudiler onu öldürmek istediklerinde Allah onu göklere aldı ve o zamandan beridir meleklerin yaşayışına benzer bir hayat sürmektedir. Ahir zamanda da tekrar dünyaya dönecek ve İslâm'a göre ikinci dünya hayatı yaşayacaktır.
Ebû Hureyre'den rivayet edilmiştir: Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: "Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlunun hakem ve adil olarak aranıza inmesi yakındır. Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracak. O zaman mal çoğalacağından kimse onu alıp kabul etmez ve bir tek secde dünya ile içindekilerden daha iyidir" (Buhâri-Müslim). Yine Ebû Hureyre'den rivayet edilmiştir. Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: "Meryemoğlu aranıza iner ve imamınız da sizden olursa durumunuz nasıl olacaktır?"(Buhâri-Müslim).
 
Mehdî diye bir kimse var mıdır? Varsa gelmiş midir, yoksa gelecek midir? Mehdî'yi inkâr eden kimse kâfir olur mu?
Şevkanî gibi bazı âlimlerin dediklerine göre Mehdi hakkında varit olan hadîsler mütevâtirdir. Yani Mehdî hakkındaki Peygamber (sa.)'in sözü kesindir ve sabittir. İbn-i Haldun gibi bazı kimseler Mehdî hakkında varit olan hadîslerin tümünü zayıf olarak görmüşlerse de bu doğru değildir. Mehdî hakkında varit olan hadîslerin bir kısmı şunlardır:
1) Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: "Dünyada yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan benden veya ehli beytimden birisini göndermek için Allah (c. c.) o günü uzatacaktır" (Ebû Davud).
2) Ali (ra.) Peygamber (sa.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Zamandan sadece bir gün kalsa bile Allah (c.c.) mutlaka ehli beytimden bir adamı gönderecek ve o zulmün yeryüzünü kapladığı gibi adaletle dolduracaktır" (Ebû Davud).
3) Ümmü Seleme, Peygamber (sa.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mehdî ehli beytimden Fatıma'nın evladındandır" (Ebû Davud).
4) Ebû Saîdi'l Hudrî'den: "Mehdî bendendir. Açık alınlı,kalkık burunludur. Yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracaktır. O yedi sene hükmedecektir."
5) Ebû İshak, Ali (kv)'nin oğlu Hasan'a bakarak şöyle dediğini rivayet ediyor: "Oğlum Peygamber (sa.)'in dediği gibi bir büyüktür. Onun sulbünden Peygamberin ismiyle isimlendirilen, ahlak bakımından O'na benzeyen fakat her yönden yaratılışta benzemeyen bir adam çıkacaktır."
6) Abdullah (ra.) Peygamber (sa.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ehli beytimden ismi benim ismime benzer bir adam Araplara hakim olmadıkça dünya gitmez(Kıyamet kopmaz)" (Tirmizî).
7) Ebû Said el-Hudrî’den rivayet edilmiştir:"Peygamber (sa.)'in vefatından sonra büyük bir olayın olacağından endişe ettik. Bu sebeple Peygamber (sa.)'e durumu sorduk. Cevaben buyurdu ki: -"Benim ümmetimde Mehdî vardır. Çıkıp beş, yedi veya dokuz yaşayacaktır." Ravî: "Bu nedir?" (Yani beş, yedi veya dokuz nedir? Gün mü, ay mı, sene mi?) diye sordu. Peygamberimiz (sa.):  "Senedir", dedikten sonra, "Adamın biri gelip ey Mehdî bana ver, bana ver diyecek o da kaldırabileceği kadar eteğini dolduracaktır" (Tirmizî).
8) Ali (kv), Resûlüllah (sa.)"in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mehdî ehli beyttendir, Allah onu bir gecede ıslah eder"(İbn'i Mace).
9) Said b. Müseyyeb diyor ki: Biz Ümmü Seleme'nin yanında Mehdî konusunu ele aldık, bunun üzerine Ümmü Seleme:  "Peygamber (sa.)'in Mehdi Fatıma'nın evladındandır”, dediğini işittim dedi. (İbn-i Mace)
10) Enes b. Malik'ten: Peygamber (sa.)'in şöyle dediğini işittim: "Biz Abdülmuttalip oğulları ehli cennetin büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi." (İbn'i Mace)
11) Sevban, Peygamber (sa.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Siyah sancakların Horasan tarafından geldiğini görürseniz ona katılınız. Çünkü içinde Allah'ın halifesi Mehdî vardır" (Ahmed ve Beyhaki).
 
Deccal hakkında bilgi verir misiniz? 
Deccal kelimesi lügatta kapatma ve örtme mânâsına gelen decel'den gelmektedir. Hakkı batıl ile örttüğü için yalancıya Deccal denilmiştir. Istılahta ise: Deccal; ulûhiyyet veya peygamberlik iddiasında bulunup beşeriyeti ifsad ederek onu zulüm ve ilhada sevk eden kimsedir. Cumhur-u ulemâ'ya göre deccal ile ilgili hadîslerin herbiri mütevâtir olmasa da manen mütevâtir hadîslerle sabit olmuştur. Onu inkâr etmek küfürdür. Yalnız Deccal bir değil, birkaç kişidir. Çıkış zamanlan belli değildir. Bir zamanda birkaç deccal bulunabileceği gibi ayrı ayrı zamanlarda da olabilirler, ilhad ve zulmün durumuna göre deccal küçük veya büyük olur. En büyük deccal Kıyametin büyük öncülerinden biridir. Birçok hadîslerden anlaşıldığına göre: Büyük Deccal, İstanbul'un birinci fethi değil ikinci fethi ve en büyük savaş peşpeşe olup hepsi yedi ay zarfında meydana gelecektir. Firavun veya Kisrâ veyahut Kayser denildiğinde belirli bir şahıs murat edilmediği gibi -çünkü Firavn Kıptilerin, Kisrâ İslâm'dan önceki İranlıların ve Kayser de Rumların meliklerine denilir- Deccal denildiği zaman da büyük çapta insanları ilhad ve sapıklığa sürükleyen bir kimse murat edilir. Deccal'in küçüğü olduğu gibi büyüğü de vardır. 
 
 
Rakîb ve Atîd, Cebrail ve Mikail gibi muayyen iki meleğin isimleri midir, yoksa genel mânâda meleklerden bir sınıfın adı mıdır?
Rakîb ve Atîd, isimleri Kur'ân-ı Kerîm'de yer almıştır. Rakîb'in mânâsı, gözetici; Atîd'inki de hazır olandır. Her insan için iki melek tayin edilir. Birisi hasenatını, diğeri seyyiatım yazar. Hasenatını yazan Rakîb seyyiatı yazan da Atîd'dir. Bu isim özel değil, geneldir. Nasıl nüfus müdürü veya tapu müdürü belirli kimseler için özel isim değilse bunlar da öyledir.
 
Salih ve takva sahibi kimselerin ilhamı ilim sayılabilir mi, bir başka ifâdeyle ilham ilim için bir kaynak sayılabilir mi?
Ehli sünnet ve'l-Cemaat'in inancına göre ilmin vasıta ve kaynakları üçtür. Bunların dışında ilme vasıta olacak başka bir şey yoktur. Bu üç yolun dışında elde edilen herhangi bir şey zanni ifâde eder. Yukarda sözünü ettiğimiz üç vasıtayı sıralayabiliriz:
1-Sağlam olan beş duyu. Yani görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyuları. Allah Teâlâ bu beş duyudan herbirini kendine has şeyleri idrâk etmesi için yaratmıştır. Kısacası görülebilen şeyler görme duyusu ile, işitilebilen şeyler işitme duyusu ile, koklanabilir şeyler koklama duyusu ve tadılabilen şeyler tatma duyusu ve nihayet dokunulabilen şeyler de dokunma duyusu ile idrâk edilebilir. Biz şartlarına riâyet etmemiz halinde ve bu duyuları yerinde kullandığımız taktirde bunlar aracılığıyla ilim sahibi oluruz.
2-Doğru haber. Doğru haber de ikiye ayrılır: Birincisi mütevâtir haberdir. Yani yalan söylemek için anlaşma yapıp ittifak etmeleri mümkün olmayan bir cemaat yolu ile gelen haberdir. Şayet bu haber el değiştirirse mütevâtir olabilmesi için her tabakada böyle bir cemaatin bulunması gerekir. Tevatür için habercilerin imân veya salahı şart değildir. İkincisi, Peygamber (sa.)'in sözüdür. Çünkü Peygamber (sa.) yalandan masum olduğuna göre sözü kesinlik arzeder. Bunun için saadet asrında yaşayıp Peygamber'in sözünü duyan kimsenin işittiği şeyin doğruluğuna imân etmesi gerekir. Kısacası Resûlüllah'ın sözü, işiten kimse için kesin bir bilgi kaynağıdır. Aynı doğrultuda Resülullah'dan (sa.) tevâtüren rivayet edilen bir şey de bilgi ifâde eder. Ancak tevatür derecesinde olmayan ve Peygamber'e isnad edilen bir hadîs bilgi değil zanni ifâde eder. Yalnız bazan Peygamber'in sözünde değil, rivayet sabit olmadığından râvinin rivayeti açısından zanni ifâde etmektedir.
3-Akıl. Akıl insana has bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde idrâk etme imkanına kavuşabilmektedir. Ancak akılla idrâk edilen şeyler de iki kısma ayrılmaktadır: 1-Bedihî. 2-Kesbî. Bedihî, yani açıkça sabit olan şeyler. "Ateş sıcaktır", "Yer altımızdadır", gibi. Kesbî ise "Ateş olan yerde duman görülür" gibi. Yukarda yapılan açıklamadan da anlaşıldığına göre ilham ve keşif gibi şeyler ilim sayılamazlar ve hüccet teşkil etmezler. Dolayısıyla salih ve takva sahibi kimselerin ilham ve keşfe dayanarak bir şey söylemeleri bilgi ifâde etmez, ancak işaret ve zan olabilir.
 
 
Türkiye'nin çeşitli vilâyetlerinde Peygamber (sa.)'in sakalı şerifinin bazı kılları bulunur. Ramazan-ı şerifin Kadir gecesinde bu sakal-ı şerif halkın ziyaretine çıkarılıyor. Bunlar söylendiği gibi gerçekten Peygamberin sakalı mıdır?
Türkiye'de ve İslâm âleminin birçok ülkesinde bulunan bu tip hatıralar Peygamber'in sakal-ı şerifinden olabildiği gibi saçından da olabilir. Çünkü Peygamber (sa.) Veda Haccında tıraş oldu. Teberrük için saçını sahabelerin yanında kalması istendiğinden Peygamber (sa.) onu dağıttı. İbn'i Hacer bu hususta Peygamber (sa.) in kıllarıyla teberrük etmenin sünnet olduğunu söylüyor. Ancak bugün mevcut olan bu kıllar kesin olarak Peygamberin kıllarıdır deyip bunu ispatlamak zordur. Yalnız müslümanlar Peygamberin kıllarıdır diye inanıp teberrük ettikleri için mükafata nail olacakları hususunda şüphe yoktur. 
 
Bazı inancı zayıf olan kimseler Peygamberin mîrâc hâdisesine inanmıyorlar. Mîrâç hâdisesine inanmamak küfre vesile olur mu?
Mîrâc ile isrâ birbirleriyle ilgili oldukları için kısaca her ikisini açıklamak îcâb eder. İsrâ lügatta; "gece vaktinde yürütmek"' anlamım ifâde eder. Istılahta ise Peygamberi gece vaktinde Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürmektir. İsrâ hâdisesi, Kur'ân-ı Ke-rîm'in nassı ile sabit olduğundan onu inkâr etmek küfürdür. Mîrâc ise; lügatta merdiven gibi, yükseğe çıkmak için vasıta olan şeydir. Istılahta ise Peygamber'in Mescid-i Aksa'dan semâlara ve âlem-i ulviye çıkmasıdır.
Mîrâc olayı Peygamber'in hadîsiyle sabit olmuştur. Ancak hakkında vârid olan hadîsler mütevâtir değil, meşhur ve âhâd olduklarından Mîrâcı inkâr eden kimse kâfir değildir, bidatçıdır.
 
Vahiy kâtiplerinin sayısı ne kadardır ve kimlerdir?
Vahiy kâtiplerinin sayısının yirmi altı kişiden meydana geldiği belirtilmektedir. Bazı rivayetlere göre ise kırk iki kişi idiler. Önemlilerinin isimlerini alıyoruz: Ebû Bekir, Osman, Ali, Abdullah bin Sa'd Al-Amirî, Amir bin Fuheyre, Abdullah bin Erkân, Ubey bin Ka'b, Sabit b. Semmâs, Zeyd bin Sabit, Muâviye bin Ebî Sufyan, Yezîd bin Sufyan, el-Muğire b. Şube, Zubeyr b. Avvam, Hâlid b. Velid, Amr b. As, Abdullah b. Revaha, Abdullah bin Ubey (ra.)'dır. 
 
Muâviye hakkında çeşitli sözler söylenmektedir. Onu savunan olduğu gibi lanetleyen de vardır. Bu adam nasıl bir zattır, sahâbi sayılır mı?
Muâviye (ra.)'ın sahabe olduğunda şüphe yoktur. O, İslâm'a karşı büyük mücâdeleler veren Ebû Süfyan'ın oğludur. Babasından gizli olarak müslüman olmuştur. İmâm Nevevi onun hakkında şöyle diyor: "Muâviye (ra.) Hudeybiye günü müslüman oldu. Ve müslümanlığını anne ve babasından gizli tuttu. Peygamber (sa.) ile birlikte Huneyn savaşında bulundu. Peygambere gelen vahyi yazan kâtiplerden biriydi." Hz. Peygamber'den yüzaltmışüç hadîs rivayet etmiştir. Buhâri ile Müslim bunlardan dört hadîs üzerine ittifak etmişlerdir. Ayrıca Buhâri dört, Müslim de beş hadîsini ayrı ayrı rivayet etmişlerdir. O, bazı hadîsleri sahabelerden rivayet ettiği gibi, bazı sahabeler de ondan hadîs rivayet etmiştir. Ebû Bekir (ra.) onu Şam'a vali olarak tayin etti. Ömer (ra.) ve Osman da Şam'da vali olarak bıraktılar. Peygamber (sa.) kendisine şöyle dua etmiş: "Allah'ım onu yol gösteren ve hidâyete eren bir kimse kıl." Vefat etmeden önce Peygamber'in kendisine hediye ettiği bir elbiseyle kefenlenmesini vasiyet etti. Peygamber'e o kadar âşık idi ki, kendisinde olan Peygamber'e ait üç tırnak parçasının vefatından sonra ufalanıp gözüne ve ağzına konulmasını vasiyet etti. "Bunu yapın ve beni Erhamü er-Râhimîn'e bırakın" dedi.
 
Kur'ân-ı Kerîm, Âzer'in, İbrahim Peygamber'in babası olduğunu beyân ettiği halde bazı kimseler Âzer'in onun babası olmadığını ileri sürüyorlar. Bu hususu açıklar mısınız?
Şüphesiz insanların efendisi ve en büyüğü Hz. Muhammed (sa.)'dir. Ondan sonra uzaktan büyük dedesi olan Hazret-i İbrahim (as) gelir. Hz. Muhammed (sa.) onun sülalesinden. İsmail (sa.) kolundan gelmedir. Âzer, Hazret-i İbrahim'in babasıdır diyen olduğu gibi, amcasıdır diyen de olmuştur. 
 
İslâm dini ilâhi bir nizâm olup dünya ve âhirete ait olan her şeyi kapsar. Bu sözün mânası nedir? Halk: "Kur'ân-ı Kerîm bütün sanat ve icatlardan söz ediyor. Ancak müslümanlar onu kavrayamıyorlar" diyor. Böyle olursa Peygamber (sa.)'in "Siz dünyanıza ait olan şeyleri daha iyi bilirsiniz" sözünün mânası nedir?
İslâm dini ilâhi bir nizâm olup dünya ve âhirete ait olan her şeyi kapsar. Yani ister dünya ister âhirete ait olsun her şeyin hükmü mutlaka İslâm dininde mevcuttur. Ve yüce İslâm dini o hükmü açıklamıştır. Yani faydalı olduğu için "farz, vacip veya sünnettir, zararlı olduğu için de mekruh veya haram" demiştir. Ne faydası ne de zararı olmayanlar da mubahtır. Demek oluyor ki din ile-dünya arasında tekabül yoktur. Her şey ister dünyevî, ister uhrevî olsun mutlaka dinin şemsiyesi altındadır. Din ile âhiret arasında çatışma olmadığı gibi, din ile dünya arasında da çatışma yoktur. Ancak dünya ile âhiret birbiriyle tekabül eder. İslâm'ın kaynağı olan Kur'ân-ı Kerîm bir hidâyet ve nizam kitabı olduğundan dolayı, coğrafya, astronomi ve teknoloji dersini vermez. Meselâ uçak, tank ve karayolları vasıtalarından söz etmediği gibi onların icadından da söz. etmemiştir. Peygamber (sa.) bir insandı, herseyi bilmezdi. Ancak Cenâb-ı Hak kendisine ne öğretmiş ise onu bilirdi, başka bir şeyi bilmezdi. İşte Peygamber (sa.) buna işaret ederek: "Siz dünyanıza ait olan şeyleri daha iyi bilirsiniz" buyuruyor.
 
 
Firavn, Nemrud, Ebû Cehil ve Hülagu gibi İslâmî olmayan isimlerle çocukları isimlendirme dinen caiz midir?
Allah'ın Kur'ânı Kerîm'inde, Resûlüllah'ın (sa.) hadislerinde salih kimseler için kullanmadıkları ve müslümanlarm da itibar etmedikleri bir isimle çocukları isimlendirmek doğru değildir. Resûlüllah, Saadet asrında çirkin isimleri güzel isimlerle değiştiriyordu. "Asram" adında birisi birgün Resûlüllahın yanına geldi. Biçilmiş veya kırpılmış, ekin mânâsına gelen bu ismi. tohum veya ekilen yer mânâsına gelen "Züra" ile değiştirdi. Aynı şekilde yana yatan anlamına gelen "Müdtaci" ismindeki birisinin adını "Münbeis"e çevirdi. Yine Hz. Ömer (ra.) Asiye (günahkâr) ismindeki kızının ismini "cemile" (güzel) adıyla değiştirdi. Görüldüğü gibi müslümanlarm kendi çocuklarına iyi ve güzel bir isim vermeleri gerekmektedir. Zamanında şu veya bu sebeble çocuklarına iyi bir isim verememiş kimselerin çocuklarına güzel bilisini verip deşitirmek için gayret etmeleri arzu edilir.
 
Âbâ ve ecdadın selâhı, fasık ve zalim çocuk ve torunlarına fayda verir mi?
İmân, küfür, tâat ve isyan, tokluk ve açlık gibi hâller olup birisinden diğerine sirayet etmez. Yani tok olan kimsenin tokluğu kendisinde kalıp baba ve çocuklarına sirayet etmediği gibi iman, küfür, tâat ve isyan gibi şeyler de babadan evlada veya evlattan babaya sirayet etmez. Mümin ve müttakî olan kimsenin oğlu münkir ve fasık olduğu takdirde imân ve takvası, oğul ve torununa fayda vermeyecektir. Hz. Peygamberin amcası olan Ebû Tâlib. küçüklüğünde onu barındırdığı ve Peygamberliği sırasında da kendisini himaye ettiği halde iman etmediği için kıyamet günü cezaya çarpılacaktır. Yine Nuh (as)'in şefaatına rağmen oğlu tevhid akidesini red ettiği için helâka uğradı. Peygamber (sa.) bu gerçeği ifade etmek için Hz. Fatıma'ya hitaben şöyle buyurdular "Ey Fatıma ben Allah'ın azabına karşı sana faydalı olamam." Kur'ânı Kerîm "Zerre miktarı iyilik yapan kimse karşılığını görecek, zerre miktarı da kötülük yapan kimse de karşılığını görecektir" demektedir.
 
Bir çocuk Kur'ânı Kerîm hatmettiği zaman babası, onun hocasıyla talebe arkadaşlarına ziyafet tertip ediyor. Bu hususun İslâm'da yeri var mıdır?
Kur'ânı Kerim, hatmedildiği veya bazı sureleri ezberlendiği zaman böyle bir ziyafet vermek müstehabdır. Çünkü Hz. Ömer (ra.) Bakara sûresini ezberlediğinde bir deve kesip müslümanlara ziyafet verdi, fakat yetim çocuğun malından böyle bir ziyafet vermek caiz değildir.
 
Büyük şehirlerde bulunan paralar özellikle ahlâkın bozulduğu günümüzde kayıp edenin gıyabında muhtaç bir kimseye verilebilir mi?
Para olsun, başka bir meta olsun, herhangi bir yerde birşey bulunup sahibinin kim olduğu bilinmiyor ve kendi kendini muhafaza edemiyor ise ona "lukta" denir. Lukta olan malı bulan kimse kendine güvenemiyor ise, yani hıyanet edebileceğini zannediyorsa onu alması haramdır. Aksi takdirde kendine güveniyorsa onu alması gerekir mi yoksa gerekmez mi? Bu hususta ihtilâf vardır. Mutemede göre almak mecburi değil, efdaldir. Buna binaen para veya bir başka şeyi bulan bir kimse onu almak mecburiyetinde değildir. Aldığı takdirde İslâm'a uygun bir şekilde onu ilân etmeden muhtaç bir kimseye vermesi caiz olmaz. Çünkü başkasının hakkını birine devretmek doğru değildir. Malını kaybetmiş olan kimseye yardım etmek için İslâm dini onu bulana ilân etmesini emretmektedir. Şehirler her ne kadar büyükseler de ilan işi gazete, hoparlör gibi vasıtalarla yapıldığından, kolaylaşmıştır. Eskisi gibi zor değildir. Çarşı ve sokak gezmek gerekmez. Yukarıda da değindiğimiz gibi gazete ve benzeri vasıtalarla ve radyo ile ilan edebilir. Mal ister bozulsun, isterse bozulmasın sahibi olmayan bir kimse ona sahip çıkamaz. Çünkü malın bütün özellikleri ilan edilmez. İlanda malın cinsi belirtilir. Yani altın mı gümüş mü, altınsa Reşat altını mı yoksa Hamidî altını mı vb. açıklanır. Zarfı da ilan edilir. Ama miktarı ve diğer vasıfları ilan edilmez. Herhangi bir kimse, ilan edilen mala sahip çıkar ise o zaman onun miktarı ile diğer özellikleri kendisine sorulacaktır. Tevafuk ederse kendisine verilecektir. Şafiî mezhebinde lukata değerli bir mal ise ilk günlerde sık sık ilan edilir. Bir müddet geçtikten sonra haftada bir ve daha sonra ayda bir ilan edilir. Üzerinden bir sene geçtikten sonra sahibi çıkmazsa onu bulan kimse mülküne geçirdiği gibi muhtaç birisine de verebilir. Hanefî mezhebinde ise değer iki yüz dirhem (600 gram gümüş) veya daha yüksek bir değerde bulunduğunda bir seneye kadar, daha aşağı olduğunda bir aya kadar bekletilir. Şayet on dirhem ve daha aşağı bir değerde olursa ve uygun bir şekilde ilan edildiği halde sahibi çıkmazsa, ayrıca kendisinin de ihtiyacı varsa sahiplenebilir. Muhtaç değilse başkasına tasadduk eder.
 
SORU: Dua ederken elleri birleştirmek veya birbirinden uzak tutmak arasında fark var mıdır?
CEVAP: Dua ederken elleri, dua kıblesi olan göğe doğru açmak sünnettir. Elleri bitişik tutmak ile birbirinden uzak tutmak arasında hiç bir fark yoktur. Her ikisiyle de sünnet hasıl olur. Bunun için şu veya bu şekilde elleri tutmak için taassup göstermek doğru değildir.

 




iskenderpasa.com Hukuki Şartlar | İletişim Yardım | Site Haritası
Copyright 2000-2011 Her hakkı mahfuzdur. All Rights Reserved. Sık Kullanılanlara Ekle | Tavsiye Et