12 Rebi'ül-evvel 1433 | 4 Şubat 2012
 
89CADE1A-BFD6-47AF-AA5E-7FAB6EDCDDBC
Üye Girişi | Üye Ol
  • ANA SAYFA
  • KUR'AN-I KERİM
    • Okuyun
    • Dinleyin
    • Bilgilenin
  • SON PEYGAMBER
  • TASAVVUF
    • Tasavvufa Dair
    • Yolumuzun Esasları
    • Silsile-i Şerif
    • Hatm-i Hacegan
    • Evrad-ı Şerif
  • M. ZAHİD KOTKU (RH. A.)
    • Hayatı
    • Fotoğrafları
    • Kitapları
    • Sohbetleri
  • M. ES'AD COŞAN (RH. A.)
    • Hayatı
    • İslam Anlayışı
    • Tasavvuf Anlayışı
    • Hizmet Anlayışı
    • Kitapları
    • Başmakaleleri
    • Sohbetleri
    • Fotoğrafları
    • Anma Programları
  • M. NUREDDİN COŞAN
  • SIK SORULAN SORULAR

  • Soru-Cevap
    • Sık Sorulan Sorular
Soru-Cevap > Sık Sorulan Sorular

Tasavvuf



1 - Dua niyetiyle belirli sayılarda zikir çekilebilir mi?
Cevap:
Dua niyetiyle zikir yapılabilir. Zikir de bir duadır.
İnsanın eksik yönlerini gidermeye yönelik Esma-ı hüsna’dan bazı isimler tercih edilir. Ancak bunun hangisinin hangi hastılık veya eksikliğe ne çare olacağı ve dozunun ne kadar olacağını insan kendisi ayarlayamaz. Onun ayarlanmasını ancak duruma geniş ve derinlemesine vakıf olan mürşid-i kamiller yapabilirler. Ancak şunu belirtelim ki, insan Allah ism-i şerifi ile zikrettiği zaman, bu isim diğer bütün isimlerin manalarını içinde barındırdığı için eksikleri tamamlanır, insan yapabildiği kadar bu zikre çokça devam etmesi lazımdır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin tavsiye ettiği günlük zikirler vardır. Bunların başında şunlar gelir. Bunları uyguladıktan sonra diğerlerini sahih hadis ve tasavvuf kitaplarından öğrenerek uygulayabilirsiniz. Asgari olarak yapılması Peygamberimiz tarafından tavsiye edilenler şunlardır:
100 defa Estağfirullah demek,
100 defa Lailahe illallah demek,
en az 100 defa Allah demek,
100 defa Peygamberimiz’e salavat getirmek,
100 defa İhlas Suresini okumak.

 

2 - İnsan nedir? Olgun insan nasıl olunur?
Cevap:
İnsan, yaratılanlar arasında en mükerrem ve müşerref olan, Cenab-ı Hakk’ın yüklediği bütün yükümlülükleri üstlenen bir varlıktır. Ruh ve bedenden oluşmuştur. Şu iki temel özelliğe sahiptir:
1. Nisyan, unutkandır. “Kalu bela”da verdiği sözü unutur. Kulluğunun gereklerini yapmayı unutur, devamlı Allah’la beraber olduğunu unutur.
2. Ünsiyyet, gözünün gördüğü her şeye gönlü akar, hemen onunla zihni ve beyni meşgul olur.
Bu iki duygu bir yere kadar müsbet olmakla birlikte asıl itibariyle zararlıdır. İnsan nisyan ile maluldür, sözü ilki için kullanılmıştır. İnsanın bu nisyanını yani unutkanlığını giderebilmesi için onun zıttı olan “hatırlama”ya önem vermesi gerekir. Bunun Arapça ve Rabça’sı da “zikir”dir.
Ünsiyyeti, şıpsevdilik olarak da tanımlayabiliriz. İnsanın bu menfi özelliğini giderebilmesi de itikaf ve halvetle mümkün olur, demişlerdir. Nakşibendiyye büyüklerimizin, “nazar ber kadem” insan yürürken dahi ayağının ucuna bakmalıdır, anlayışı da işte bu menfi halin giderilmesine yöneliktir. Zihin dış alemde gördüğü her şeyi çözümlemeye çalışır, mütemadiyen onlarla ilgilenir. Oysa Allah’ın zikredilmesi, hiç unutulmaması insan için asıldır.
İslam’ın kendine has bir inancı ve o inanca bağlı ahlakı, müslümanlarca yaşanmadıkça, din ideali gerçekleşmez.
İslam’ın bir kendi değeri, bir de bizdeki değeri vardır. Önemli olan bizdeki değeridir. Gürül gürül sular akan berrak ve temiz bir çeşme tasavvur edelim. Kirli bir insan, bu çeşmenin yanında bulunup da onun suyundan faydalanmıyorsa, temizlenebilir mi?
İnsanlığın dini olan İslam, insan vicdanının en tabii dayanağı ve rehberidir. Tecrübeye dayanan maddi ilimleri, metafizik inançları; yani insan idrakine sığan ve sığmayan bütün hakikatleri kendisinde toplamıştır. Bununla insanı en yüksek ideale çıkarır.
Din insan içindir ve Allah Teala kainatı insan, daha doğrusu “İnsan-ı Kamil” için yaratmıştır. Dağların çekemediği bu ağır yükü, insan yüklenmiştir. Ve insan Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre mükerremdir (İsra, 17/70). Aceleci bir mizaçta yaratılmıştır. (enbiya, 21/37) Kendisine bir iyilik dokunursa memnun olan; fakat bir musibete uğrarsa, dininden ve inancından yüz çevirebilen (Hac, 22/11), çok hırslı (Mearic, 70/19), yerine göre nankör (İsra, 17/67), çabuk ümitsizliğe düşen (Rum, 30/36); zayıf yaratılışlı (Nisa, 4/28); hayrı istediği gibi, şerri de isteyen bir varlıktır.
Allah Teala insan ve cinni, kendisine kul olmak için yaratmıştır. Gerçekte insan “elest bezmi”ndeki misaka bağlılığını, davranışlarıyla ispatlıyor. Hakk’a kul olduğunun şuuruna varamayan insanlar, O’nun mahlukatının kulu olmaktan kurtulamamıştır. Dünyada üç husus insan oğlunun hayatını çepeçevre kuşatan ve onu Rabbi’nden uzaklaştıran putlarıdır; bunlar da: Şöhretin, servetin ve şehvetin kulu olmaktır.
Masiva, denilen bu alemden ebediyyete uzanmayan gönülleri zebun eden bu üç arzu, dini duyguların güçlenmesiyle kalblerden uzaklaşır. İnsan da olgun (kamil) olur.

 

3 - İnsan ne için yaratılmıştır?
Cevap:
Allah insanları tamamen kendisine kulluk yapmaları için yaratmıştır. Bunu sağlamanın yolu da niyettir. Niyet, adeti ibadetten ayıran şeye denir.

İnsanın iyi bir kul olmak, Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yaptığı bütün işler ibadettir. Burada niyetin önemi açıktır. Aslolan herhangi bir ibadetin hayat telakkisi haline getirilmesi değil, hayatın ibadet sathı haline getirilmesidir. Hayatı ya ibadet haline getirip imtihanı kazanacağız, cennete gideceğiz. Ya da şuursuz olarak yaşayıp imtihanı kaybedeceğiz. Allah’dan geldik. Tekrar Allah’a gideceğiz. Dünya geçici bir imtihan alanıdır. Demek ki dünyaya gelişimizin sebebi de imtihan edilmektir.

Dünyanın ahiretin tarlası olduğunu Hz. Peygamber buyurmuş ve buna göre bir hayat tarzı ortaya koymuştur. Hz. Peygamber’i ve ashabını iyi tanıyıp dünyayı algılama tarzını öğrenmek gerekir. Onlar bu espiriyi çok iyi kavramışlar ve hayatlarını buna göre şekillendirmişlerdir.

 

4 - ALLAH bizim ne yapacağımızı biliyorsa doğduğumuzda alnımızda herşey yazıyosa.hayatın devam ettiği aşamada olanlar hangi doğrultuda oluyor?aklımızla düşünerek mi yoksa zaten alnımızda yazan şekliyle mi.o anki karar vermek için düşünmek akılla mı.yani akıl-kader durumu nedir?
Cevap:
Kader konusu insan aklının kavrayamayacağı bir konudur. Bunda teslimiyet gerekir. İlim maluma tabidir kaidesi sorunuzu açıklamaktadır. Yani Allah(C.C)’ın bilgisi (ilim) malum (sonradan olacak olan olay) a tabidir. Allah(C.C) kaderi yazarken “olsun”diye yazmamış, “olacak” diye yazmıştır. Eğer olsun diye yazsaydı emretmiş ve insanı mecbur bırakmış olurdu bu takdirde de insanın sorumlu olmaması gerekirdi. Ama Allah(C.C) “olacak ” diye yazdığı için insanın amelini ilmiyle sadece haber vermiş ve böylece insanı mecbur etmemiştir. Yani insan yaptığı ameli Allah(C.C) yazdığı için yapmış olmuyor, insan onu yapacağı için Allah(C.C) önceden haber vermiş oluyor.

 

5 - Tasavvufta manevi olgunluk nasıl olur? bizde önceki evliyalar gibi olabilir miyiz?
Cevap:
Kulun manevi gelişmesi, hayatının seyri vs. hususların Cenab-ı Hakk’ın bilmesi o kulun kendisini bırakmasını her şeyi kadere terk etmesini gerektirmez. Allah ezeli de ebedi de bilir. Allah’ın kulun nereye kadar gideceğini bildiği için kul oraya kadar ulaşmış/ulaşabilecek değildir. Kulunun neler yapacağını yaptığı ile nerelere kadar geleceğini Allah önceden bilir. Mesele budur.
Tarikat insana veli (Allah’ın has halis kulu) olmanın yollarını gösterir. Bunu sağlayan her şey zaten tarikattır. Tarikat, yol, usul, üslup, yöntem manalarına gelir. İnsanın Allah’ın halis kulu olmak için tuttuğu yola tarikat denir. Bunu nasıl sağlarsa o güzel bir yoldur. Ancak, tarikatta şeyh öğretmen mesabesindedir. İnsanın Allah’ın sevgili kulu olmasını öğretir. Öğretmensiz ilim tahsili nasıl zor ise aynı şekilde burada da zordur. Onun için sahih tarikata intisap etmek önemlidir. Gereklidir. Ancak şart olmayabilir. İnsanın kabiliyeti varsa tek başına ya da başka metodlarla da bunu gerçekleştirebilir. Yalnız bunun ne kadar mümkün olabileceğinin kararını öğretmensiz okuma yazma diğer ilimleri öğrenmenin mümkün olup olmayacağını düşünerek siz veriniz.
Bildiğimiz evliyalar, sizden bizden önce geldikleri için bizden faziletli insanlardır. Ama kemalde çalışarak biz onları geçebiliriz. Biz daha kamil olabiliriz. Hiç kimse evliya olarak doğmaz. Evliya olmak (Nefs-i mutmainneye ulaşmak) her müslümanın potansiyel olarak taşıdığı bir değerdir. İnsanın gayretine bağlıdır. Ama her kesde mürşit olma potansiyeli yoktur. Yalnızca onları Allah seçer. Onlar da bu makamı doğuştan ihraz etmezler.

 

6 - 1.kuran beşer işidir deniliyor.Hz Muhammedin kendi söylevidir deniliyor. 2.islamiyette kişilik nasıl olmalıdır? 3.islamiyette lider insan nasıl olunur. 4.Bana sadece Alah için yaşatacak, yanlızca Allahtan korkmayı öğretecek, cesaretdoğruluk vb. duygulara ulaştıracak düşünceler ile ilgili yol gösterirseniz bana çok yardım etmiş olursunuz.
Cevap:
1) Kur’an-ı Kerim Allah tarafından gönderilmiş ilahi bir kitaptır. Allah’ın kelamıdır. Büyük bir mucizedir. Hiçbir insan kafasından uydurduğu bir metin hususunda hayatı boyu tutarlılıklar gösteremez. Bu tür uydurmalar safsatadır. İnsanı dinden imandan çıkarır.

2) İslamiyette insan kainatın gözbebeğidir. Bütün alem insanda mevcuttur. Yani insan küçük bir kainattır. O yüzden şerefli ve mükerrem bir varlıktır. Kişilik sahibidir. İnsan kişilik ve şahsiyetini Allah’a kul olmakta bulur. Allah’a kul olan kimse başka hiçbir şeye kul olmaz. Hiçbir şeye bağımlı kalmaz. Dünyada da ahirette de mutlu ve huzurlu yaşar. Hür olur. Allah’a kul olmayan kimse mutlaka başka şeylere kul ve köle olur. Böyle insanın kişiliği ve şahsiyeti olmaz. Onun için Hz. Mevlana, “kul ol hür ol” demiştir.

3) Takvalı, ibadetlerini yapan, haramlardan kaçınan, güzel ahlaklarla donanmış, herkesin hayrını isteyen kimse örnek ve lider insandır.

4) Söylediğiniz bu güzel vasıfları insana kazandıracak olan yol tasavvuf yoludur. Bu yolu anlatan kitapları okumanızı tavsiye ederiz. Zaten bu yolun en başta salık verdiği prensipler Kur’an’ın bizi yönlendirdiği prensiplerdir; o yüzden bir Kur’an mealini düşüne düşüne okumanızı tavsiye ederiz. Sonra Hz. Peygamber’in ahlakının nasıl olduğunu öğrenmek lazım. Onun yolunu öğrenmek lazım. Bu manada Riyüzüssalihin isimli hadis kitabını (şerhli olarak) okumanızı tavsiye ederiz. Bütün bunları öz ve özet olarak anlatan kitapları tavsiye ederiz. Bu çerçevede Mehmed Zahid Koktu hazretleri ile Mahmud Esad Coşan hocamızın kitaplarını okumanızı iskenderpasa.com sitesinden onların sohbetlerini takip etmenizi tavsiye ederiz.

 

7 - Kendi mürşidimiz dışında başka din alimlerinin sohbetine katılabilir miyiz?
Cevap:
Kendi vazife ve ehemmiyetimizi muhafaza edip ihmal etmemek kaydıyla tüm Müslümanlarla ilgi ve irtibat faydalıdır, sevaplıdır.

 

8 - Mürşid kimdir? Mürşid edinmek şart mıdır? İnsanın mürşid edinmesi şirktir deniyor. Ne dersiniz?
Cevap:
Şüphesiz ki kaynağımız Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimiz (SAV)in hayatıdır . Ancak Mürşide gerek yok demek doğru değildir, veballidir, yanlıştır. Çünkü Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki:
(Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr) ''Hiç bir ümmet, topluluk yoktur ki, Allah oraya bir haberci, bir nezîr, tehlikelerden haber veren bir vazifeli şahıs göndermiş olmasın!''
Vazifeli şahıs demek, mürşid demek... Mürşidsiz olsaydı, o zaman Allah böyle demezdi. ''Bazı yerler olmayabilir.'' derdi. Demek ki ihtiyaç var ki bir mürşide, bir yol göstericiye, bir vazifeli kimseye; onun için gönderiyor. O halde mürşidsiz olmaz!..
Mürşidler Peygamber Efendimiz'in varisleridir. Peygamber Efendimiz'in sahabesiyle durumu nasılsa, sahabenin Peygamber Efendimiz'e karşı durumu nasılsa, mürşidlerle müridler arasındaki durum da aynıdır. Peygamber Efendimiz sahabesinin Allah'la arasına girmiş denilebilir mi?.. Öyle şey olur mu?.. Allah'a götürüyor. Allah'a götüren yolda rehber ve klavuz oluyor. Onun için, araya girmek diye bir yorum yanlıştır.
Bir mürşide bağlanmak şirktir demek de çok büyük bir hatadır. Şirk, Allah'ın varlığını yanında bir başka varlık tasavvur etmektir. Bir insanın hocasını sevmesi Kur'an'ın emridir, dinimizin gereğidir. Hadis-i şeriflerin gereğidir. Hocasına bağlanması da ondandır. Bütün mesele, ciddî bir hocaya, gerçek bir mürşide bağlanmaktır. Ona bağlandığı zaman zâten, onun mâni olmadığını, bil'akis rehber ve klavuz olup, elinden tutup hayra ve hakka götürdüğünü görecektir.
Mürşidsiz, üstadsız, hocasız tıp da olmaz, mühendislik de olmaz!.. Marangozluk da olmaz, terzilik de olmaz, berberlik de olmaz!.. Allah insaf versin... Bu dünyevî basit meslekler hocasız olmuyor da, ahiretin yolunu gösteren, binbir türlü tehlikesi olan, binbir türlü aldatmacası olan bir yolun mürşidi olması lâzım değil mi?.. Tehlikesi var... Yalanı var, yanlışı var, sahtesi var, istismarcısı var, sömürücüsü var... Mürşidsiz olur mu?..
Hocasız, mürşidsiz hiç bir iş olmaz, hiç bir meslek olmaz! Tasavvuf da mürşid-i kâmilsiz olmaz!... Mürşid-i kâmiller ayrıca mânevî bakımdan vazifeli insanlardır. Olur demekle, olmaz demekle onların keyfine de kalmış bir şey değildir.
Mürşide gerek yok demek veballi bir iştir. Bir insanı saptırırlarsa ne olacak?.. Hastalanırsa ne olacak, problemini nasıl çözecekler? Tam insanların doğru yola gelmesini sağlayacak mekanizmaya hücum ediyorlar. Kötü niyet var o zaman...
Sonra Hadis-i şerifte var: Şehidler cennete girecekler. Amma, alimler cennetin kapısındayken, Allah onlara diyecek ki: ''Durun, bekleyin! İstediklerinize şefaat edin, içeri girsinler!''

 

9 - Nefis terbiyesi konusunda ne tavsiye edersiniz?
Cevap:
Nefis terbiye etmenin ilk yolu tasavvufa girmektir. Girmiş ise vazifelerini yapmaktır.
Nefsi terbiye etmenin alt etmenin iki yolu vardır ;
1- Nefsin gücünü kuvvetini azaltmaktır. Oruç tutarsın azalır, az uyursun kuvveti azalır. Çok konuşmazsın , hatalara düşmezsin. İnsanların arasına çok katılmazsın, tenhada durursun , rahat olursun. Bunlara işte “kıllet-i taam, kıllet-, kelam, kıllet-i menam, uzlet-i enam, zikr-i müdam” demişler. Zikre müdavim olursun. Böyle tedbirlerle , terbiye ile nefsin arzuları kırılır.
Yani , arzuları zayıflıyor zaten. Coşkunluğu kalmıyor arzularının. Oruç tuttuğu zaman , az uyuduğu zaman vs. böyle bir yol vardır.

2- Bir de zikre kuvvetle gidilip , insanın aşkının , şevkinin, muhabbetinin , Allah’u Teala Hazretleri’nin yoluna sevgisinin coşması suretiyle , günahlara nazar etmeyecek hale gelmesi lazımdır. Aşk ve muhabbet yolu ile terbiye, zikre devam ederek ; o da olabilir.

Tabii hepsinin çeşit çeşit incelikleri vardır. Tarikatte halvet vardır. Mürşidin çeşitli talimatları vardır.

Bu konuda merhum Mehmet Zahit Kotku (rh) hocamızın “Nefsin Terbiyesi” isimli kitabını temin ederek okumanızı tavsiye ederiz

 

10 - Tasavvufta Rabıta ve Zikr nedir? nasıl yapılır?
Cevap:
Rabıtanın aslı sevgi bağıdır. Rabıta gönüldeki sevgidir. İnsanın sevdiği bir kişiyi hatırlamasıdır, şekil ve tasvir rabıtada önemli değildir. Rabıtadan kasıt ruhi beraberliktir, kalble olan hatırlamadır. Şekil ve tasvir rabıtada insanı günaha hatta şirke kadar götürür. Kalbte ise şekil mevzubahis değildir. Nasıl ki Peygamber (SAV) efendimizi resimle , tasvirle hatırımıza getirmiyoruz, ama ruhen hatırlayıp seviyoruz , rabıta da böyledir

Rabıta ile ilgili Necip Fâzıl merhumun güzel bir kitabı vardır. Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz'in Rabıta Risalesi’nden faydalanarak, kendisi de bir takım görgülerini katarak yazmış. Onu okumanızı tavsiye ederim.

Allah-u Teâlâ Hazretleri, ( ve kûnû maas sâdıkîn ) ''Sadık kullarımla beraber olun!'' buyuruyor. Yâni ''Onlar gibi olun, onların yanında olun, onların cephesinde olun, onların gittiği yolda, onların safında bulunun!'' mânâsına geliyor. Onun mânevi tatbikatı, mânevi bakımdan beraber olmak, böyle rabıta ile sağlanıyor.

İnsanın hocasıyla beraber olması, vaazını dinlemesi, nasihatını dinlemesi, dinini ondan öğrenmesi lâzım!.. Bu her zaman mümkün olmuyor. Hem insanlar muhtelif yerlerde oturuyorlar, uzak diyarlara gitmiş oluyorlar. Hem de, günün bir kısmının istirahatle geçmesi gerekiyor. Günün her saatinde insanın hizmette olması kolay olmuyor. O bakımdan rabıta yapılıyor.

Rabıta yapıldığı zaman, mürid şeyhinin huzurunda olmuş oluyor. Onu denetleyeci olarak da düşünebilir. Sevdiği bir kimse olarak, hocası olarak onu karşısında hayal edecek, zikri beraber yatığını düşünecek.

Rabıtanın şirk olmasının hiçbir aslı, esası, dayanağı yoktur. Çünkü, insanın gözünü kapatması serbesttir. Gözünü kapattığı zaman sevdiği bir insanı düşünmesi serbesttir. Bunun şirkle hiçbir ilgisi yoktur. Onlar her halde tasavvufu bilmiyorlar veya rabıtayı bilmiyorlar, böyle bir görüşe saplanıyorlar. Ya da ibn-i Teymiyye'ni filân kitaplarını iyi okumuyorlar.

Ben şöyle onların kitaplarını ve o kitaplardan alınan özetleri okuyunca, baktım o da bizim gibi düşünüyor. Tasavvufa saygılı, bu gibi pekçok konuda oldukça güzel ifadeleri var... Demek ki yarım bilgili olan insanlar, meseleyi anlamadıkları için yalan yanlış konuşuyorlar.

Şirk Allah'a ortak koşmak demektir. Allah'a ortak koşmakla ilgili herhangi bir şey burda olmadığı için, öyle bir husus yoktur. İnsanın sevdiği bir kimseyle beraber olmak istemesi, beraberliğini düşünmesi şirk değildir.

Birçok mânevî faydaları var... Feyz almak bakımından, insanın yetişmesi bakımından fevkâlade önemli...

Râmûzül Ehâdis'te bir hadis-i şerif var; Peygamber Efendimiz buyuruyor ki : ''Bir geniş arazide, çölde giderken hayvanınız ürktü, kaçtı. Yardım edecek bir kimse de yok... Çölde uçsuz bucaksız dağların, kum tepelerinin arasında kayboldu. Bulmanız mümkün değil... Kaldınız çaresiz... Sular orda, yiyecek orda... Kumların üstünde bata çıka sizin yürümeniz mümkün değil... Yandınız, mahvoldunuz. Böyle bir durumla karşılaştınız. Ne yapacaksınız?..
- Deyiniz ki : ''(Yâ ricâlalah!) Ey Allah'ın erleri, Allah'ın ricâli!.. '(eğîsûnî) Bana yardım edin! (eînûnî) Bana yardımcı olun, benim imdadıma yetişin!'' diye böyle söyleyin! Çünkü Allah'ın sizin görmediğiniz maddi mânevî erleri olur. Evliyâullahı olur; onlar imdada yetişirler.'' diye Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.

Onun için, Peygamber Efendimiz böyle deyin dediğin göre, Allah'ın evliyâsına da böyle selâhiyet verildiğine göre; hani ondan yardım istese bile, yine bir mahzuru yoktur. Çünkü, mahzuru olsaydı, Peygamber Efendimiz tavsiye etmezdi. Onun için bu şirk lafı taassubdan kaynaklanıyor.

Bir takım insanlar tasavvufa düşman olmuşlar. Bu tasavvuf düşmanlığını İngilizler körüklemiş. Meselâ geçtiğimiz asırda, İngilizler Osmanlı'yla çeşitli cephelerde harb ederken, iki büyük tehlike tesbit etmişler:

1-) Hac
2-) Tasavvuf, tarikatlar
Neden?.. Hacca gittiği zaman müslümanlar, dünyanın dört bir yerinden gelip, bir yerde toplanıyorlar.''İngilizler falanca yerde şöyle yaptı, böyle yaptı, ona karşı şöyle tedbir alalım, böyle tedbir alalım!..'' diyorlar. Ondan dolayı İngilizlerin başarısı veya gayrimüslimlerin, İslâm'a suikast için çalışanların oyunları bozulmuş oluyor. Onun için hacca düşmanlar...

O zamanda başlamışlar, hac mevsimi geldiğinde haccı engellemeye... İşte, ''Salgın hastalık var!'' filân diye yalan dolan haberler yaymaya... Bu, yakın zamanlara kadar devam etti. Sonra birden salgın hastalıklar filân hepsi kalktı. Yalanmış demek ki...
Yâni, hac mevsiminde ilk önce ''Bir salgın hastalık var!'' diyorlardır. ''Gidersen, ölürsün!'' diyorlardı. Hastaneye havale ediyorlardı, seyahat hürriyetini tehdit ediyorlardı. Doktorların keyfine kalıyordu. Rapor vermeyince, adam burda kahrından ölüyordu. Saçma sapan şeyler... Şimdi bak hiç bir şey olmuyor. Elhamdülillâh... Yalanları ortaya çıktı.

Bir de bu tarikatlardan, tasavvuftan, has müslüman yetiştiği için çok korkmuşlar. Meselâ, Hâlâ Orta Asya'da, Türkistan'da, Rus diyarlarında bozulmadan duran insanlar, bu tarikat sayesinde, tasavvuf sayesinde korunabilmişler, Rus baskılarının karşısında durabilmişler.'' diyorlar.

Ayrıca bir de hilâfet meselesinden çok korkuyorlardı. Müslümanların halifesi olursa ödleri patlar. Neden?.. O zaman, ''Azerbaycan’da Ruslar saldırmış, ona karşı tedbir alın!.. Bulgaristan da Bulgarlar şöyle yapmış, buna karşı tedbir alın!..'' dediği zaman, tüm Ümmet-i Muhammed ayağa kalkacağından, böyle bir merkeze bağlılığı istememişti. Halbuki, onu kurmak her müslümanın boynuna vacip!.. Çok önemli bir şey!.. Çünkü dağınık olduğun zaman, düşman tek tek yakalayıp mahvediyor. Kuzucukları birer birer kurtlar parçalıyor.
O bakımdan böyle şeyler olduğundan, bir tasavvuf düşmanlığı almış gitmiş. Suud'da korkunç bir tasavvuf düşmanlığı var... İran'da kendine göre bir acaib tasavvuf düşmanlığı var... Radikal müslüman dediğimiz, yeni müslüman kardeşlerde bir tasavvuf düşmanlığı var...

Kur'an-ı Kerim'de zikir emri var... Seksen doksan yerde Allah-u Teâlâ Hazretler zikri emrediyor. Nefsi terbiye etmek, tezkiye etmek vazifesi Kur'an-ı Kerim'de var:

(Kad eflaha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) ''Nefsini terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.'' Ahlâkı güzelleştirme emri Kur'an-ı Kerim'de var... Nefsin oyunlarına karşı tedbir almak, şeytanla mücadele etmek meselesi var... Tasavvufun tüm konuları Kur'an-ı Kerim'in emirlerinden çıkmış, hepsi Kur'an-ı Kerim'de var... Sen bunları nasıl inkan edersin, zikri nasıl inkâr edersin?.. İslâm'ı bilip tasavvufu inkâr etmek mümkün değil... Ama cahiller tutturmuşlar, öyle gidiyorlar.

Biz de bunların yanlışlığını belirtmek için mecmualarımızda en alim kimselerle röportajlar yaptırıp yayınlıyoruz. Büyük mezheb imamları tasavvuf hakkında ne demişler, onların sözlerin yazıyoruz. İmam-ı Azam böyle buyurmuş, İmam Şafîî böyle buyurmuş, İmam Mâlik böyle buyurmuş, Ahmed ibn-i Hanbel böyle buyurmuş... Şu zâtı medhetmiş, bu şeyhe bağlanmış filân diye onları yazıyoruz ki, millet bu oyunun tesiri altında kalmasın diye...

Resime rabıta olmaz, uygun değil!.. Pis suyla abdest alınır mı?.. Resmin ancak bir takım meşrû sebeplerle müsaadesi var... Sen onu meşrû sebepler için kullanabilirsin. Pasaport çıkacak, tapuda lâzım, bilmem nerede lâzım; orda kullanabilirsin. Onun dışında öyle resimle rabıta yapmak bid'attir, uygun değildir. tarikatta bid'attadır, böyle bir şey olmaz!.. O hocasına, usûlüne uygun olarak rabıta edecek, resimle yapmayacak!..

Umarız bu bilgiler şimdilik yeterli olur. Daha detaylı bilgi için yukarıda ismini verdiğimiz kitaplara müracaat edebilirsiniz.

 

11 - Said Nursi HZ.lerinin zaman tarikat zamani degil sozunu aciklarmisiniz ve Risale-i Nur hakkinda bilgi verir misiniz.
Cevap:
Said Nursi hazretleri tarikat kavramını burada çok dar anlamda ele almış; nafile ibadetlerle uğraşmaktansa bilgilenmeye ve bilinçlenmeye önem verilmelidir, demek istemiştir. Bu sözün söylendiği zamanki dünya şartları son derece önemlidir. Bu söz yirminci yüzyılın ilk yarısında söylenmiştir. Bilindiği gibi, ondokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın ilk yarısı pozitivist ve materyalist düşüncenin egemen olduğu yıllardır. Pozitivizm ve materyalizm bu yüzyılın insanlarına, insanlığın ulaştığı son nokta olarak takdim edilmiş, din ve metafizik düşünce adeta öcü olarak gösterilmiştir. Doğu Avrupa ülkelerinde komünizm, Batı Avrupa ülkelerinde materyalizm, insanlığı ateizme sürüklemiş ve insanoğlu Allah’ın evinden kaçmıştır.
Bizin ülkemiz de ondokuzuncu yüzyıldan itibaren bu rüzgarların etkisi altında kalarak ateizmin eşiğine kadar gelmiştir. Din, devlet eliyle toplum hayatının dışına itilmiş, dine ve dindarlara adeta ölümünü bekleyen vebalı hasta gözüyle bakılmıştır. İnananların böylesine horlandığı bir ortamda elbette yapılacak tek şey insanları bilinçlendirmektir. O devrin eli kalem tutan sufi müelliflerinin yaptığı da o istikamettedir.
Tasavvuf, İslami hayatın zirve noktasıdır. İmanın ihsan kıvamında yaşanmasıdır. İmanın tehlikede olduğu bir dönemde böyle bir sözü, özellikle genç ve entelektüeller için son derece makul görmek gerekir. O günün öncelikli konusu iman idi. Ama bugün bütün dünyada yeniden dine ve İslam’a dönüşün hızlandığı bir dönemde tasavvuf v e tarikatların önemini görmezden gelip karşı çıkmak yanlış olur. Bu görüşün sahipleri tasavvufa karşı değillerdi.
Risale-i Nur da bu şartlar altında insanlara Müslümanlıklarını gereğini anlatmış olan Said Nursi hazretlerinin eserleridir. O gün için hayli hizmetler görmüştür. Ama bu kitapları bütün çağlara hitap eden, bütün kitaplardan daha üstün eserler olarak görmek yanlış olur kanaatindeyiz.

 

12 - silsile nedir? neden gereklidir? bir şeyhin gerçek şeyh olduğunu nasıl anlarız? silsile nasıl devam eder?devam etme kuralı şartı varmıdır?
Cevap:
Tasavvuf muhtevası, telkin ettiği zühd ve takva duygusu, insanları ulaştırmayı hedeflediği ihsan ve rabbanilik gibi konular itibariyle Kur’an’da ve asr-ı saadette Allah Resulü ve Ashabının hayatında vardı. Hazret-i Peygamber’in manevi otoritesi kendisinden sonra bu işe ehil sahabiler tarafından devam ettirilmiştir. Ancak bu otoritenin devamı olan silsilelerden bugün ancak iki tanesi kalabilmiştir. Bu silsilenin başı Allah Resulü’dür. Peygamberimizin söz, fiil ve takrirleri dışında bir de halleri vardı ki, bunlar ancak onun yanında bulunmak bahtiyarlığına erenlerin hissedebilecekleri şeylerdir. Sahabiliğin şerefi de oradan gelmektedir. Cenab-ı Peygamber’in güzel yüzüyle birlikte dışına yansıyan hissedilen fakat anlatılamayan hallerini idrak etmek. Bu hallere şahit olan sahabilerden her biri bunu çevresindeki insanlara yansıtmışlar ve o duygu halesi bir teselsül ile devam etmiştir. Bu konuda en etkili şahsiyetler olarak Hz. Ebubekir ve Hz. Ali’nin silsileleri günümüze kadar devam etmiştir.
Tasavvufta silsile çok önemlidir. Allah’dan sakile iki yoldan feyz gelir.
1) Doğrudan yani aracısız olarak Allah’dan,
2) Silsile ricali vasıtası ile Allah’dan.
Silsilesini bilmeyen salik nesebini bilmeyen kişi gibidir, denilmiştir. Silsilede geçen her şeyhin bir önceki şeyhten terbiye görmesi bir sonraki şeyhi fiilen irşad etmesi şart değildir.

Hilafetnamelerde silsile ricali tek tek ve sıra ile yazılır. Toplu olarak gerçekleştirilen tasavvufi vazifelerde saygıya delalet eden ünvanla zikredilen silsile ricalinden bol bol feyiz geldiğine, hatta bunların ruhlarının fiilen topluluğa katıldıklarına inanılır.
Tasavvufta silsile anlayışı ile hadis ilmindeki ravi anlayışı, keza diğer ilimlerdeki icazet anlayışı birbirine paralel unsurlardır. Bu anlayış hemen hemen bütün İslami ilimlerde bulunmaktadır.

Terim olarak, bir tarikatta irşada izinli tekke ve dergahta terbiye ile meşgul olan kimselere şeyh denir. Şeyh kendisinden sonra yerine geçmesini istediği kimse için bazen yazılı bazen sözlü işarette bulunur.
Bir şeyhin gerçek şeyh olup olmadığının en büyük alameti Şeriate riayet ve İslami esaslara bağlılıktaki dikkatidir. İcazet de bunu takip eden şarttır.
İslam ve tasavvufta şeyhliğin devam etmesi için aslolan liyakattir. Allah teala hazretleri babası yüzünden oğlunu affetmeyeceği gibi, yine babası yüzünden oğlunu bir takım hak ve yükümlülüklerden de uzak tutmayacaktır. Şeyhlik babadan oğula geçebilir. Ancak bunu bir kaideye bağlayarak daha doğmadan veya küçük yaşlarda atamak ve/veya ilelebed aynı aileye ait olduğunu deklare etmek İslami değildir. Yanlıştır. Böyle bir ön yargı ve anlayıştan kaynaklanmamak kaydıyla Allah şeyhliği aynı aileden birkaç batın kimseye verebilir. Bunda dünya tarihi bakımından garibsenecek bir taraf yoktur. Eğer yazılı ve/veya sözlü bir kural ve kaide getirilmemiş ve tabii seyrinde geçmişse babadan oğula geçen şeyhliklere saltanat olarak bakmak yanlıştır.

 

13 - İslamda tarikat varmıdır?
Cevap:
Tasavvuf, bütün müslümanların mecbûrî öğrenmesi gereken bir ilim dalıdır. Çünkü tasavvuf, nefsi terbiye konusunu işler. Nefs-i emmâre dediğimiz nefsi terbiye etmenin yollarını gösterir.
(Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) ''Nefsini terbiye terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.'' diye, ahlâkı güzelleştirmek Kur'an-ı Kerim'de emrediliyor; bunun için şart...
Ondan sonra, bir yolda giden insanların birisine bey'at etmesi, imam seçmesi lâzım gelir. Camide namaz kılan insanların, bir tanesini imam yapıp da arkasında ona uymaları gibi... O bakımdan şart...
Sonra:

(El'ulemâü veresetül enbiyâ') ''Alim-i muhakkikler, peygamberlerin varisleridir.'' Onlar halkın irşâdıyla meşgul oluyorlar. Peygamber Efendimiz'e bey'at gerekli olduğu gibi, zamanındaki bey'at edilmesi gereken kimseyi de bulup, bey'at etmek herkese gerekiyor.

Daha başka şeyler de sayılabilir. O bakımdan bu ilmi mutlaka herkes öğrenmeli, herkes bu yola girip, nefsini terbiye edip, güzel huylu olup, insan-ı kâmil olup, salih bir kimse olup, Allah'ın rızasının yolunca yürümeli!..

“ Artık bu asırda tasavvuf olmaz, o eskidendi gibi sözler” kâfirliğe kadar gider. Neden kâfirliğe gider?.. Çünkü tasavvufta nefis terbiyesi var; Kur'an-ı Kerim'den... Zikir var; Kur'an-ı Kerim'den... Ahlâkı güzelleştirmek var; Kur'an-ı Kerim'den... Yunus Emre'nin mutasavvıf olması dindarlığından... Yâni, o zaman dindarlık var da şimdi dindarlık yok mu?.. O zaman Allah'ın emrine, Kur'an'a uymak var da şu devirde yok mu?.. Şu devirde daha fazla muhtacız.

Bu edepsizlikler, bu şuursuzluklar, bu terbiyesizlikler ondan oluyor. Hattâ müslümanlar camileri dolduruyor gibi görünüyor; tam müslüman olmamaları tasavvuf eksikliğinden... Eksik olan o malzeme... Tasavvuf olmadığından edepsiz... Tasavvuf olmadığından küstah... Tasavvuf olmadığından böyle...

Onun için, tasavvuf sadece bizim ümmetimiz zamanında da değil, tâ Hazret-i Adem zamanından beri ilm-i ahvâlil kulûbdür; yâni, gönlün ahvalinin ilmidir. ''Allah insanların şekline, şemâiline, dışına bakmıyor; kalbine nazar ediyor.'' diye hadis-i şerif var... Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi ıslah etme ve tanzim etme ilmidir. O bakımdan, farzlardan önce farzdır. Biz bunu dergilerimizde açıkladık.
Tasavvuf olmadan olmaz. Yunus Emre de, Mevlânâ da, Sahabe-i Kiram da, tabiin de, tebe-i tabiin de, bu asrın insanı da, bundan sonraki kıyamete kadar insanlar da buna muhtaçtır.

Bu iş zahirle bitmez, ille iç terbiyesi de olacak!.. İç terbiyesi de tasavvuf demek olduğuna göre, ilm-i tasavvuf olduğuna göre, bu farzdır. Bunun bu şekilde olduğunu bildiği halde inkâr eden, kâfir olur.
Ama çok cahil, bilmeden, yanlış bir kanaatten dolayı tasavvuf yok sanıyorsa, o zaman cahilliğinden dolayı cezayı yer ama, belki kâfir olmaz. Ama bile bile, yok böyle bir şey derse kâfir olur.

Biz bunu kendimiz söylemeyelim de dedik, kim fıkıhta yüksek bilgi sahibi, kim müftü, kim âlim, onlara sordurttuk. Tasavvuf erbabı olarak tanınmış değil de, fakih olarak, fıkıh alimi olarak tanınmış kimselere sordurttuk. Seneler önce dergilerimizde dergilerimizde neşrettik. Bu sayıda da --İslâm Mecmuası'nda-- yine gitmişler, sormuşlar; ki, bu hususta bizim dışımızdaki insanların, fakihlerin bilgisi alınsın diye...

Suudî Arabistan'da Mısır'ın çok büyük bir alimi var... Onun talebesi olan kardeşlerimiz, ''Hocalarımızın içinde en çok beğendiğimiz odur.'' diyorlar. Ebüs Sünne diye tanınıyor, herkes itibar ediyor. Profesör, Hanefî fıkhını çok iyi bilen bir kimse... Gittik ona sorduk, onun da röportajı var İslâm Mecmuası'nın bu sayısında... Tasavvufu hepsi kabul ediyor.
Tasavvuf yok diyen çok cahil bir adam, hattâ çok tehlikeli bir durumda, belki küfre düşmüş durumda...
Bizim göbeğimiz oraya buraya bağlı değil ki; Kur'an ne demişse, Allah neyi emretmişse onu söylüyoruz. Bak burda biz bir tasavvufî cemaatiz, bir tekke mensubuyuz, hadis kitabı okuyoruz. Hadis kitabını okurken de yeri geldikçe, ''Bak, büyüklerimiz ne kadar doğru söylemişler, işin aslı buymuş, şuymuş...'' diye hadis-i şeriflerinden, ayet-i kerimelerden delilleri gösteriyoruz. Bir delil yeterken, bir parmak izi bir mahkûmu idama götürürken, biz binlerce delil getiriyoruz. Ama halâ tasavvuf yok da yok diye hop hop zıplıyor. Güneş balçıkla sıvanmaz ki...

Böyle insanlara belki cevap da vermemek lâzım! Çünkü muhatap alınacak kadar bile bir bilgi sahibi değil...
İbn-i Teymiye'yi ileri sürerler. İbn-i Teymiye'de Tasavvuf diye kitaplar bile neşredildi. İbn-i Teymiye tasavvufu reddetmiyor ki... Bazı bid'at ehli insanların yaptığı şeylerin sünnete uygun tasavvufa uymadığını söylemiş kitaplarında...
İşin aslını böylece bilmek lâzım!..

 

14 - Günahlarımdan tevbe etmek istiyorum. Ne tavsiye edersiniz.
Cevap:
Allah mübarek etsin. Tevbe-i nasuh diye bir terim vardır. Bu şekilde tevbe eden annesinden doğmuş gibi olur. Bu tevbenin şartları da şunlardır:
*İşlenilen günahlara pişman olmak.
*O günahlardan tiksinmek
*Bir daha hiç işlememe kararlılığında olmak
Bu şartlar oluşmuşsa, tevbenizin kesinlikle kabul olunduğunu bilin. Allah sonsuz af ve kerem sahibidir. Tavsiyelerimiz:
*Bolca Estağfirullah deyiniz. Bu hem tevbe hem de zikirdir. Günde en az yüz… defa bunu söyleyiniz.
*Günde en az yüz defa Lailahe illallah deyiniz.
*Günde yüz defa Peygamberimiz’e salavat getiriniz. Yani Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed, deyiniz.
*Kur’an okumasını biliyorsanız akşam yatmadan önce Mülk Suresini okuyunuz.
Allah yolundan ayırmasın. Yardımcınız olsun.




iskenderpasa.com Hukuki Şartlar | İletişim Yardım | Site Haritası
Copyright 2000-2011 Her hakkı mahfuzdur. All Rights Reserved. Sık Kullanılanlara Ekle | Tavsiye Et